Röportaj — 21/01/2011 20:45

Adalet Ağaoğlu’yla Demokrasi ve Türkiye Üzerine

Yazar:

> Sayın Ağaoğlu, öncelikle çalışma temponuzun yoğun olduğu şu dönemde bize birkaç soru sorma fırsatı tanıdığınız için çok teşekkür ederiz. Öncelikle genel bir başlangıç yapmak istiyorum. 12 Eylül 2010′dan itibaren yeni bir anayasanın oluşturulması gündemimizden hiç düşmüyor. Bu anayasa eskileri gibi darbe çıkışlı bir anayasa olmanın dışında daha sivil; toplumun tabanına ulaşabilme potansiyeli taşıması gerekiyor. Ancak bunun içinde ‘demokrasi kültürünün’ hazmedilmesi gerekli diye düşünüyorum. Ben 20′li yaşlarının başında bir gencim ve Türkiye’nin siyasi karakterini algılayabildiğim kadarıyla şunu söyleyebilirim ki bu ülke için demokrasi 4 yılda bir genel seçime gitmekten ibaret. ‘Demokrasi kültüründen’ uzaklığımızın çok uzun açıklamaları muhakkak vardır, sizden acaba bu konuyla ilgili düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

Şimdi bakınız, bu konuda ben de çok uzun süreler düşündüm. Türkiye ulus-devlet modeline sahip bir ülke. Tek partili dönemden çok partili döneme geçerken Türkiye’nin Cumhuriyet olması mümkün kılındı. Fakat dikkat ettim bizim 6 ok içinde bile demokrasi geçmiyor. Bu 6 okta 1789 Fransız Devriminden alınma. Sonuç olarak bu da yönetim şekliyle alakalı bir şey. Demokrasi denildiğinde herkes ürküyor, kaçıyor, herkesin her dediği olacak mı diye endişeleniyor. ‘İnsan haklarının korunabilirliği’ zihniyetini tam olarak işleyebilirsek, insan hakkını el altında tutabilirsek ‘demokrasi kültürünü’ inşa edebiliriz. Siz bana soruyorsunuz ki yeni yasayı nasıl sivil hale getireceğiz? Ben de diyorum ki bir referandum yapıldı, bu referandumla doğrudan doğruya bir darbe anayasası kalsın mı gitsin mi şeklinde halka soruldu. Orada ‘hayır değişmesin’ diyenler ‘değişsin’ diyenlerden azda kaldılar. Bu bize sivilleşmesi gereken yeni anayasanın nasıl olmasını gösteren toplumdan gelen bir istek. %58′lik dilim yeni bir anayasa istiyor artık bu meşru bir hal almakta. Bütün bu gelişmeler bende demokrasi isteme gücünü arttırdı. Şunu da eklemek istiyorum; ben referandumda evet oyu verdim. Kitaplarım çokça kez toplatıldı. Bir mahkemeye gidiyor büyük roman diyor bilirkişi bir başka mahkeme rezil roman diyor. Demokratikleşemezdi bu ülke, demokratta olamazdı bu eski anayasayla. Korku denen bir şey var, silahın ucunda yaşadı bu millet. Açık söylüyorum; Kurtuluş Savaşı’na dayanan bir anayasa bu. Millet her an düşman korkusuyla tetikte tutuldu. Ha bire dış düşman; şimdi Sovyetler geliyor, şimdi İran , şimdi Fransa , şimdi İngiltere. Korku ülkesi olarak yaşatıldık dış düşman icat edede. Vergilerimizin büyük bir bölümü silah alışverişine yatırıldı. Bütçeden iki kuruma en çok paramız gidiyor. Birisi Diyanet, birisi TSK.

> Biz ‘Biletsiz’ olarak her ay bir aydınımızla tartışmak üzere bir dosya belirliyoruz. Bu ayki dosyamız ‘Tabular ve Biat Kültürü’ olarak belirledik ve şimdi size bu başlıkla ilgili birkaç soru yöneltmek istiyoruz. Amerikan romancı Henry Miller’ in Oğlak Dönencesi adlı bir kitabı var 1985′te yayınlanmış olan. Her dilde sansürlenmeden çevrilebilmiş bir kitap. Ancak Türkiye’de Can Yayınları tarafında ilk yayınlandığında toplatılmış, şimdi ise siyah bantlarla raflarda yerini alıyor.

Vereceğim cevap edebiyattan uzak olacak belki. Ancak olayın kaynağı zaten edebiyat değil. Tabu yerine yasak kelimesini kullansak toplumun genelini kapsar diye düşünüyorum. Toplum yapısını analiz ettiğimizde bir jandarma korkusu yaratılmaya çalışıldı. Sonrasında da bu kadar insan isyan edip dağa çıktı. Yaşar Kemal’in İnce Memed adlı eserinde bu sorunsal çok iyi ele alınmış. Benim düşündüğüm anayasada insan hakları evrensel planda. İster Patagonya olsun, ister İngiltere, ister Türkiye.

> Şunu diyebilir miyiz yerleşmiş tabuların , kırmızı çizgilerin üzerine oturtulmuş bazı programlar, kanunlar var?
Kesinlikle. Bunu dışında toplumda inatlaşma, intikam duygusu diye bir şey var. Bir kısım başını kapatırken, bir kısım soyunmaya başladı. İnanın, bu sadece inattan. Laik cumhuriyet kadınıyız diye kendilerini sokaklara atıyorlar. Ancak bir kere olsun laiklik çatısı altında diyanet işlerinin kendi bütçesinden camilere yardım yapıp cem evlerinin dışarıda bırakması sorgulanmıyor.

> Peki bu olumsuz tabloda ‘solu’ ne denli zan altında bırakıyorsunuz? Dünyada işleniş örneklerine bakarsak sol her zaman(?) ezilenlerin ezenler önünden kullandığı kalkan olmuştur. Ancak diğer bir taraftan Türkiye her zaman sağa yakınlığıyla ön plandadır.

Sol sadece işçi hakları ve eşitlikten ibaret değil. Marksizm olumsuzlukları insana bakarak düzeltmeyi hedefler. Ben her zaman Atatürk yaşasaydı bugün o eski Atatürk olmayacaktı, bambaşka bir Atatürk olacaktı başımızda diyorum. Çünkü değişim karşısında hiçbir engel duramaz. Sorunuzu anlayabiliyorum. Sol değişime, gelişime yatkınlıktır; daha güzel insan için, daha güzel dünya için mücadele etmektir. Muhafazakarlık; ‘bana dokunmayın ben rahatım’ mantığıdır. Gelecek olgusu yoktur, o anki yaşama biçiminden memnuniyet vardır. Solda ise memnuniyet yoktur, hep daha iyiye yönelik bir arayış vardır.

> İki tarafında tabuları vardır dersek yanlış mı olur sizce?


Solda bu tabular oldu ama kendilerini eleştirdiler. Sevişmek mesela büyük ayıptı veya filtreli sigara içmek Amerika’ya satılmak demeye geliyordu. Diğerlerine nazaran daha iyi yerlerde oturan insanlar utanç duygusuna itiliyordu. Ancak solcuların bir kısmı bunları itiraf etti. Hayata karşı güçlü olmak gerekiyor. Düşündüklerinin ekseninde yalnız kalmaktan korkmamalı insan. Daha iyi bir dünya istiyorsak farklılıkların her zaman arkasında olmalıyız. Verili olanın emrine girmemek lazım. Hayat ve değişim çok güçlü eninde sonunda bizi gerçeklerle yüzleştiriyor.

Sizin de hiç fena fikirleriniz yoktur aslında:

— iyidir *

— iyidir *