Kaygan Zemin, Manşet — 31/01/2012 09:10

Bir İntikam Hikayesi: Kadın Neden Aşık Olmaz

Yazar:

Bir insanı aşık/aşkın olmadığına ikna edebilecek en etkili filmlerden olan Blue Valentine’de aynen şöyle diyordu:

“Biliyor musun, erkeklerin kadınlardan daha romantik olduğuna inanıyorum. Biz evlenince, sadece bir kadınla evleniyoruz. O kadını bulana kadar sabredip, bulunca da ‘Öyle harika bir kadın ki o, eğer onunla evlenmezsem dünyanın en gerizekalı insanıyım demektir’ diyoruz. Halbuki kadınlar, seçiyorlar. Seçenekler arasından en iyisini seçiyorlar. Evli kadınlar tanıyorum, ilk cümleleri ‘benim kocam harika bir işe sahip’. Tüm hayatları boyunca, ‘Prince Charming’i arayıp, evlenmek için iyi bir işe sahip, sadık olacağından şüphe duymadıkları kişiyi koca  olarak seçiyorlar.”

Aslında erkeklerin daha romantik olduğunun iddia edildiği cümleden sonrası, kadınların ne kadar materyalist olduğu üzerine kurulu. Zira romantizmin tersi materyalizmdir. Erkeği romantik, kadını materyalist gören bu pencereden hayata bakınca, derin bir efendi/köle çatışması sonucu Ressentiment’in aşk ve duygulara hükmettiği soyut (romantik) alem görülüyor.

Önce basit bir analizle derinlere inmeden, görünen gerçeklikten yola çıkarak kadınlar ve materyalist bilinçlerine değineceğim. Daha sonra ise Nietzsche’den hareketle bu bilincin nasıl oluştuğunu anlamaya çalışacağım.

Her şeyi bir kenara bırakıp, yalnızca, kadınların seçim yapan taraf olmalarından kaynaklı geliştirdikleri bilincin, alışveriş yapan bir insanın bilincinden pek farklı olmadığının farkına vararak başlayabiliriz. Bir mutfak robotu, reklamda gösterdiği marefetleriyle kadınları etkilerken; erkekler de estetiği, mesleği, iletişim yetenekleri ile reklam yapıyor. Eve alıp götürülecek birer nesne olarak, her ikisi de kadının o günden sonra hayatında olacak. Diğer bir deyişle, kadın tercihleriyle bir yandan da kendi geleceğini kuruyor. İnsanın yaptığı seçimler, geleceğini etkiliyorsa tercih olarak adlandırılır. Söz gelimi, tuvalet kağıdı almak bir tercih değildir. Ne zaman ki, insan basur olur o zaman –ilk bir yanılgı ile- ‘tuvalet kağıdı tercihi’ni sorgular. Bir kadının hayatı boyunca yaptığı en büyük tercih, erkektir. Kadın, bu tercihiyle tüm geleceğini “riske atar”. Erkek, sevdiği kadın olmadan nasıl yaşayacağını, kadın ise sevdiği erkek olmadan hangi şartlar altında yaşayacağını düşünür. İlişki adı altında soyut değil somut şeyler sunan kadın, anlık duygular, aşk, fedakarlık, vicdan gibi etkenlerden azat bir müşteridir. Geleceğinin karardığını görünce daha fazla kaybetmeden çekilmeli, inatçılık etmemelidir. Kadın kurallarını kendi yazdığı bu oyunda kalpten kalbe atlar.

Erkek ise bu oyunun kaybetmeye mahkum olan tarafıdır. O, kazanamaz, yalnızca kadın kazanınca kazanmış sayılır. Kadının kaybedip erkeğin kazandığı bir ilişki yoktur. Kaybeden kadın yutan elemandır.

Tabii kazanıp kaybetmek “neyi” sorusuyla anlam kazanır. Cevabı ne olursa olsun, erkeğin tek başına kazanma şansı yoktur, bu kesin. Peki her “neyi” sorusunun galibi kadın mıdır? Mesela kıstasımız mutluluk olursa, kadın kazanmıştır, kadın masadan tek mutlu kalkandır diyebilir miyiz? Sorumuzu daha genellersek, erkeğin kaybettiği bu oyundan, kadın neler hissederek ayrılır?

Nietzsche Ahlak’ın Soykütüğü Üzerine (Zur Genealogie der Moral) adlı eserinde, Ressentiment kavramından bahseder. Kendisi bu kavramı: “Eyleme dayalı gerçek bir tepki gösterme hakkı reddedilmiş, kendini soyut intikamla avutanların hıncı.” olarak tanımlar. Günümüz ahlakının kökenini Antik dönemde, efendi/köle ahlakına dayandırarak İyi-Kötü ayrımına işaret eder. Basitçe özetlemek gerekirse. Efendiler, güç, kudret, zenginlik vs. gibi kendi sahip olduğu değerleri “iyi” olarak sunmuştur. Öte yandan köleler fakirlikleri, cahillikleri, yoksunlukları vs. ile “kötü”dür. Efendiler, kölelere çok kötü davranır. Onları ezer, aşağılar, öldürür. Buna karşılık ellerinden eyleme dayalı hiçbir şey gelmeyen köleler, efendilerin o güne kadar “iyi” olarak sunduğu ne varsa, hepsini kötü (“evil”) addeder. Bu şekilde, iyi ve kötünün yerlerini değiştirerek efendilerden intikam alır. Gelgelelim, bu durum insanın benliğinde hiç bitmeyecek bir gerilime sebep olur. Kötü ve iyinin ne olduğu arasında insanoğlu gider gelir. Neyin kötü neyin iyi olduğuna karar veremez. Köleler intikam almıştır ama bu intikam onları varoluşsal bir gerilime mahkum etmiştir.

Aynı ışığı, ‘kadınlar ve aşk’ üzerine tutarsak. Kadınlar, ataerkil sistem altında, başka bir deyişle erkeklerin tahakkümü altında, yüzyıllar boyunca ezilmiştir. Erkek zulmeder, şiddet uygular, mahkum eder, alıkoyar,  mutsuz eder, elinden gelen her türlü acımasızlığı yapar. Erkek, efendisi olduğu materyalist alemde kadına da yalnızca bir madde olarak bakar. Bu şekilde ona da hükmeder; kadının efendisi olur. Buna karşılık, kadın intikamla yanar tutuşur. Ne var ki, efendilerine ve onların sistemine eyleme dayalı gerçek bir tepki gösteremeyeceğinin de farkındadır. Somut bir karşılık veremeyen kadın, adaleti insanın soyut aleminde, romantizmde -duygularında arar. Kadın, dokunabildiğimizi bize bırakarak, dokunamadığımız alanda egemenliğini kurar. Erkek maddenin efendisi ise, kadın da maneviyatın efendisi olur. Fakat iktidara giden her süreç gibi, bu süreç de kadını acımasız, ceberut ve merhametsiz kılmıştır. Bağlanmaz, bağlanana hükmeder. Değer vermez, vereni kullanır. Fedakarlık yapmaz, yapanı köleleştirir. Aşık olmaz, olanı idare eder. Kadın, ataerkiden –erkekten- bu şekilde, intikam alır. Gelgelelim, bu intikam kadının maneviyatına kocaman bir ‘taş’ gibi oturur. Kadın her sevdiğinde, her aşık olduğunda yutmaya çalışır bu taşı ama o taş geçmez boğazından. O taşla yaşamak zorunda kalır maneviyatını, yaşayamaz yani. Soyut aleminin ortasında kocaman bir somutla lanetler kendini. İntikam için aşktan vazgeçer kadın. Romantizm içinde materyalizm yaratır kendine. Bu bilinç zamanla kadını, geçmişteki gibi seçilen değil, seçen taraf haline getirmiştir. Mağazadan herhangi bir nesne seçer gibi erkek seçebilen kadının bilinci, kadına kazandırdıkları ve kaybettirdikleri ile ressentiment’dir.

Erkek romantiktir, romantizmin efendisi ise kadın;
kadın materyalisttir, materyalizmin efendisi ise erkek.

Kadın ve erkek birbirini tamamlayamaz, ancak birbirine hükmeder. Kadın ve erkekten koalisyon değil, ancak muhalif tarafın beyaz bayrağı çektiği bir teslimiyet çıkar.

Bıraktığımız yere dönersek, işte o beyaz bayrak çağımızda hep erkeklerin elindedir. Yüzyıllar boyunca kadınlar ataerki karşısında ne kadar başarılı olmuşsa, erkekler de şu an o kadar başarılıdır, başarılı olabilir. Kadın, öyle ya da böyle intikamını alacaktır. Yüzyıllar boyunca süren ezilmişlik bir özür bile dilenmeden kamusal alana sunulan kadın-erkek eşitliği ile bağışlanamaz.

İsyan eden erkekler de vardır elbet bu gidişe. Duygularını bir kenara bırakmış, serseri, vurdumduymaz, her daim, kadınlar tarafından ‘efendi erkek’e tercih edilen erkekler. Onlar çağımızın amazonlarıdır. Kadınların ‘bedenime sahip olarabilirsin ama ruhuma asla’ diyerek soyut aleme taşıdığı bu ‘savaşta’, kılıçları, umursamamak; okları, aldatmaktır. Kadının olağan ontolojisine, kendi ontolojilerini tepetaklak ederek ederek uyum sağlamaya, böylelikle onları şaşırtarak, beklemedikleri bir cüretle onlardan intikam almaya çalışırlar. Her iktidar gibi, uysal koyunlardansa sorun çıkaranlar daha çok ilgisini çeker, kadınların. İstedikleri zaman yok edebileceğini bilmenin rahatlığıyla oynarlar çağımızın amazonlarıyla. Zamanı gelince de yok edip, materyalist tercihlerini yaparlar.

Erkek ve kadın birbirine mecburdur derler. Bu mecburiyet, istekten, arzudan, sevgiden, aşktan değildir.

Erkeğin varoluşunun hükümdarı kadın,
kadının varoluşunun hükümdarı ise erkektir.

Kadın bizim iktidarımız altında çok çekti. Şimdi biz onun iktidarı altında çekeceğiz.

Mesele bundan ibaret.

 

3 Yorum

  • “Erkek romantiktir, romantizmin efendisi ise kadın;
    kadın materyalisttir, materyalizmin efendisi ise erkek.”

    Me gusta!

    Geçenlerde romantizmden neden gittikçe uzaklaştığımı düşünüp durdum ben de. “Önceden romantiktim, sonradan böyle oldum”a vardım nihayet. Şimdi yazını okuyunca tekrar düşündüm de, (genellemede çığır açacağım) kadın duygusallığı o kadar derin ve ağır olabiliyor ki; sırf bu dipsiz kuyuda boğulup kaybolmamak için önlemlerini en baştan alıyor olabilir. Savunma mekanizması yani. Aslında maddeciliği romantik olmadığından değil de; ciddi duygusal travmalardan sakınmak için kendisine bir önlem olarak bilinçli veya bilinçsizce aldığından şüphelendim. Anti Christ (http://www.imdb.com/title/tt0870984/) filminde kadınlarla ilgili durumu Trier daha da ileri götürüp “Kadınlar şeytandır”a bağlamış ki izlerken ve sonrasında pek çok açıdan eleştirilerine katılmadım değil. Sen çok yüklenmemişsin, gayet makul çıkarımlar.. Analizlerini beğendim üstelik. Eklemek istediğim bir şey var, o da Nietzsche’den gelsin: “insanda iki türlü temel içgüdü vardır; biri hayatta kalmak, diğeri üremektir.” Kadın ilk çağlardan beri içgüdüsel olarak kendisine ve yavrularına bakabilecek güçlü erkeği arar, erkek de içgüdüsel olarak yavrularının annesini, yuvayı çekip çevirecek tipi arar. Günümüzde “en iyi avcı”yı aramak yerine de en iyi iş sahibi, en güçlü adamı arıyor olmaları bana belki güzel değil ama mantıklı geliyor. Ellerine sağlık.

  • Önceden romantik olup sonra “böyle” olma halini ben şöyle değerlendiriyorum.

    Hani trajedinin doruk noktasında komedi başlar ya, trajikomik derler.
    Romantizmin doruk noktasında da materyalizm başlıyor.

  • seçim yapan oldukları için de hayatları boyunca “acaba doğru tercihi mi yaptım?” sorusuyla baş başa kalıyorlar. bu da başka bir lanet galiba.

Sizin de hiç fena fikirleriniz yoktur aslında:

— iyidir *

— iyidir *