Kadiköy Seyhan Cafe’de buluştuğumuz siyaset bilimci yazar Dr. Barış Doster ile seçimler, demokrasi kültürü, ekonomi, Türk Siyaseti’nin mevcut durumu, sanatçı ve aydın kavramları, başkanlık sistemi, militarizm ve etnik kimlik gibi birçok konuyu enine boyuna masaya yatırdık. Bizim açımızdan fazlasıyla doyurucu geçen röportajın ilk bölümü baraj, anayasa ve Cumhuriyet Halk Partisi üzerine. Röportajın diğer bölümlerini, bir haftalık aralarla sitemize eklemeye devam edeceğiz.
> Malum, seçimler yaklaşıyor ve her seçim öncesi olduğu gibi seçim barajı konusu tartışmaya açılmış durumda. Bir taraf seçim barajını istikrarın koruyucusu, diğer taraf ise çöpe atılan milyonlarca oyun sorumlusu olarak görüyor. Siz bu duruma nasıl bakıyorsunuz?
Bu konuda siyaset biliminde iki tane farklı yaklaşım var. Bir tanesi “temsilde adalet”, diğeri ise “yönetimde istikrar”. Temsilde adalet konusunu ele aldığımız zaman, Türkiye’de 1965 seçimleri önemli bir örnek. O seçimde, en küçük oy alan parti bile Parlamento’ya milletvekili yollamıştır. Örneğin Türkiye İşçi Partisi, “Milli Bakiye Sistemi” ile aralarında Çetin Altan, Mehmet Ali Aybar, Sadul Aren ve Behice Boran gibi isimlerin aralarında bulunduğu 15 milletvekilini Meclis’e yolladı. Ve tabi birçok irili ufaklı parti de mecliste yerlerini aldılar.
Ancak “yönetimde istikrar” prensibini savunanlar, nispeten ufak partilerin de yer aldığı meclislerin ülkeyi koalisyon hükümetlerine sürüklediğini söylüyorlar. Maalesef bizim gibi az gelişmiş, geri kalmış ülkelerde koalisyonlar ülkeyi iyi yönetemiyorlar. Onlar da bu argümanla “tek parti iktidarı” olmasının ülke adına daha sağlıklı olacağını savunurlar. Peki bu “tek partili yönetim” nasıl olacak? Tabi ki baraj yüksek tutularak. Dediler ki; “az sayıda, hatta tercihen iki parti barajı geçsin, bunlardan biri iktidar biri ana muhalefet olsun, ülkeyi koalisyonlara bırakmayalım.” Ama bunu yapalım derken 1980 sonrasında yüzde on gibi öyle yüksek bir baraj koydular ki, oyların büyük bir kısmı çöpe yollandı.
Somut örnek, 3 Kasım 2002 seçimleridir. Anımsayacaksınız, bu seçimde iki siyasal parti barajı geçti. %35 ile yeni kurulmuş olan Adalet ve Kalkınma Partisi ve yaklaşık %20 ile Cumhuriyet Halk Partisi. Yani, oyların %55′i çöpe atıldı ve barajın hemen altında, hatta yüzde dokuz küsürlerle meclis dışında kalan partiler oldu. %9.6 ile Doğru Yol Partisi, %8.4 ile Milliyetçi Haraket Partisi, %7 civarı bir oyla Genç Parti meclise giremedi. Bu durumda oyların %45′i daha seçim gecesinde çöpe gitti. Tamam, buradan parlamento açısından bir “istikrar” çıkar, peki buradan siyasal ve toplumsal bir istikrar çıkar mı?
İki partinin meclise “matematiksel” olarak girmesi, bu işi meşru kılmaz. Her matematiksel gerçek çok hakkaniyetli, çok meşru, çok makul olmayabilir. İşte bizim yaşadığımız da tam olarak budur.
> Demokrasi kültürü açısından “geri kalmışlığımız” göz önünde bulundurularak, bir baraj gereksinimimiz olduğuna ulaşılması hiç de zor değil. Sizin için “makul” baraj seviyesi nedir?
Ben “baraj” fikrine katılmıyorum. Parlamento içerisinden istikrarlı hükümet çıkartmak siyasilerin görevidir. Uzlaşı kültürünü geliştirmek ve başarılı koalisyonlar kurmak tamamen milletvekillerinin sorumluğundaki durumlardır. Biz; ideolojik olarak kafamızdan ve belleğimizden kim geçiyorsa, sınıfsal konumumuz gereği, her kimi istiyorsak ona oy verme durumunda olan sıradan vatandaşlarız. Bu resimden, adabıyla, makul koalisyonlar çıkartmak ve ortak bir program etrafında başka siyasal partileri buluşturmak tamamiyle siyasetçilerin işidir. Biz ona bulaşmayız, bu onların sorumluluğu.
Baraj yıllardır var, peki istikrar çıktı mı? Çıkmadı. Türkiye’de yakın zamana kadar (yasayla değişti) seçimlerin beş yılda bir yapılması öngörülürdü. Ama matematik üzerinde oynanmasına rağmen, biz seçimleri hiçbir zaman beş yılda bir yapamadık. Sıralamak gerekirse, 1983, 1987, 1991, 1995, 1999, 2002. Hep dört yılda bir, hatta 1999 ile 2002 arasında bu süre üç buçuk yıla kadar indi. Yani baraj ya da başka herhangi bir şey “istikrar” getirmedi. Ve ne oldu, bu durum insanları ve siyasetçileri “kapıdan kovuyorsun bacadan girerim” misali üçkağıda yöneltti.
Mesela normal şartlar altında bir araya gelmesi pek mümkün olmayan siyasal partiler, birinin çatısı altında seçime giriyorlar. Kardeşim sen neden insanları üçkağıda ve takiyeye zorluyorsun? Veya normal koşullarda parti kimliğiyle, parti tabelasıyla seçime girip barajı geçemeyecek partiler, BDP örneği, bağımsız formülünü uyguluyor. Eğer siz böyle zorlama yöntemlerle, sırf istikrarı çıkartmak adına bir şeyi dayatırsanız su yine akıp yatağını bulur. İkinci seçim olmaz üçüncü olur, bağımsızla olmaz ittifakla olur. Bir şekilde partiler bu barajı aşıyorlar. Yani bu baraj amaca da ulaşmıyor.
> Önümüzde hazırlanmayı bekleyen bir anayasa olduğunu göz önünde bulundurursak, meclisteki çok sesliliğin veya tam tersi bir durumun anayasa üzerinde nasıl etkileri olur? Daha renkli ve çok sesli bir meclisin azınlık haklarını ziyadesiyle kapsayan, insani değerler açısından daha ileri ve çok daha “sivil” bir anayasa ortaya çıkaracağını söylemek ne derece doğrudur?
Öncelikle anayasa başka; siyasal partiler kanunu başka bir şeylerdir. Eğer anayasayı çok tarafsız, renkli ve katmanlı yapmak istiyorlarsa bunu seçim barajına da yansıtmaları gerekir. Bu barajın daha makul ve tahammül edilebilir seviyelere çekilmesi lazım. Yüzde bir veya iki olmasa bile en azından beş, altı gibi makul bir seviyeye çekilmeli. Ama büyük siyasal partiler pek bu işe yanaşmazlar. Tarihin bize vermiş olduğu ders budur. Milliyetçi Hareket Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi gibi genelde pek baraj sıkıntısı yaşamayan partiler, kendileri barajın altında kaldıkları durumlarda bile yüzde on konusunda ayak sürüyen ve zorluk çıkaran partiler olmuşlardır.
> Aslında barajın etkilerini görmek için günlük hayattan çok da uzağa gitmeye gerek yok. Birçok insan aslında destekledikleri partinin barajı geçemeyeceğini düşündükleri için istemeyerek başka partilere oy veriyorlar. Belki de bu kafa yapısını bir kenara bırakıp herkes istediği partiye oy verse seçim sonuçlarında farklı tablolarla karşı karşıya kalacağız. Bu durumu nasıl yorumlarsınız?
Mesela benim birçok Cumhuriyet Halk Partili arkadaşım gönüllerindeki ikinci partinin Türkiye Komünist Partisi olduğunu açıkça söylüyorlar. Toplum bu kadar kutuplaşmamış, iktidar ülkeyi bu kadar germemiş olsa biz veya çocuklarımız pekâlâ onlara oy verebilirler. Veya bunu merkez sağda düşünelim. Pek çok Saadet Partisi mensubu “Aman CHP gelmesin” kaygısıyla oyunu gidip AKP’ye veriyor. Demokrat Partili olanları ele alalım. Pek çok DP’li “Nasıl olsa Demokrat Parti barajı geçemez” diyerek oyunu kalkıp Milliyetçi Hareket Partisine ya da Adalet ve Kalkınma Partisine veriyor. Yani o yüzden siyasal kutuplaşmadan beslenen büyük partiler, baraj düşerse kendilerine kerhen, mecburiyetten, öteki gelmesin diye oy veren pek çok seçmenin gönlündeki asıl aslana gideceğini bildiklerinden dolayı da barajın düşmemesini istiyorlar.
> Bütün bunlar olabildiğine açıklığıyla ortadayken, toplumun bu duruma tabiri caizse “bile bile lades” diyor olmasını toplum zihniyetinde olan temel bir “demokrasi” noksanlığına bağlayabilir miyiz?
Elbette, bu sadece siyaset mühendisliğiyle, anayasayla veya seçimler yasasıyla alakalı bir durum değil. Toplumun zihniyeti ve demokratik kültürüyle de alakalı bir şey bu. Diyelim ki seçim barajını %2 yapsak toplumun siyasal süreçleri ve seçim öncesi yaşananları bir şenlik havasında değil, yine çatışma şeklinde yaşayacağını göreceğiz. Bu durum sadece siyasal partilerin, yasa yapıcıların, barajın suçlanmasıyla aşılabilecek bir şey değil. Dürüst olup açık konuşalım, toplumsal olarak henüz o olgunlukta değiliz.
> Biraz daha özel bir konuya gelmek gerekirse, Cumhuriyet Halk Partisi içerisinde Deniz Baykal’ın son döneminde başlayan ve şu anda da Kemal Kılıçdaroğlu önderliğinde hız kazanan bir değişim süreci yaşanıyor. Kimileri bunu “çehre değiştirme”, kimileri ise “eksen kayması” olarak yorumluyor. Son milletvekili adaylarına da bir göz gezdirdiğimizde, eski CHP’de alışık olmadığımız şekilde sağ görüşlü adayların sayısının bir hayli fazla olduğunu görüyoruz. CHP kendine ait olmayan sularda yüzüyor diyebilir miyiz? Örneğin, Hurşit Güneş, partisinin aday tanıtım toplantısının cuma namazı saatine denk getirilmesine yönelik eleştirilere “Böyle bir sıkıntıları varsa kaza etsinler. Cuma namazı kaza edilmez değil, her namaz kaza edilir.” şeklinde bir açıklama yaptı. Bütün bu söylemlerin ışığında, CHP’nin sağa yönelmek yerine solu yeniden yorumlaması daha doğru olmaz mı?
Cumhuriyet Halk Partisi’nin Türkiye’de geleneksel olarak oy aldığı bazı katmanlar ve öbekler var ve bunlar CHP seçmeninin omurgasını oluştururlar. İşte bunlar, alışılagelmiş olarak orta sınıfa mensup insanlardır. Klasik olarak, sınıf bilincinde olan –ki toplumun büyük bir kısmında bu bilinç yoktur- kişiler CHP seçmeninin temelini oluşturur. Kimlerdir bunlar, emekçi kesimidir. Gençlerdir, öğretmenlerdir, iyi kötü Cumhuriyet değerlerini sahiplenen aydınlardır. Atatürkçü Düşünce Derneği, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği gibi, sendikal anlamda DİSK gibi meslek örgütlerinin, sendikaların tabanındaki insanlardır. Ben etnik veya mezhepsel kökenlerden hiç haz eden biri değilim biliyorsunuz, alevi yurtdaşlarımızın önemli bölümünü de bu kümeye ekleyebiliriz. Cumhuriyet Halk Partisi gelip “Ben ne yaparsam yapayım, bu siyasi tabloda benim durduğum nokta en fazla yüzde yirmiye yetiyor.” dese biz haklısınız deriz. Bunu Deniz Baykal da dese bu matematiksel bir gerçekliktir, Kemal Kılıçdaroğlu da dese bu matematiksel bir gerçekliktir. Sonuçta Türk Toplumu muhafazakar değerleri daha baskın olan, işçi sınıfının hem sayısal olarak hem de bilinç olarak batı ölçütlerinde, ileri sanayi ölçütlerinde olmayan bir ülkedir. Bu CHP’nin kendinden kaynaklanan sorunlarının yanında bir de ülkenin nesnel durumu ve objektif koşullarıyla alakalı olarak yaşadığı bir sıkıntıdır, ama elbette CHP’nin de kendi eksik ve aksak noktaları da vardır. Gelip CHP genel başkanı dese ki; “Arkadaşlar, ben bu yüzde yirmiyi ürkütmeden, küstürmeden ve kaçırmadan oy oranımı arttırmak istiyorum” biz “Elbette ki haklısınız beyefendi” deriz. Peki CHP ne yapabilir?
Örneğin, merkez sağdan cumhuriyetçi duyarlılığa sahip ve iktidardan biraz ürküp uzaklaşan kadrolara açılabilir. Doğrudur da bu. Ne yazık ki hiçbir zaman giremediği, Doğu ve Güneydoğu’dan oy alma çabasına da girebilir. Bu anlaşılabilir bir durumdur. CHP devlet kuran bir partidir, oklarından biri milliyetçiliktir. Buna bağlı olarak, ırkçı olmayan, Atatürk milliyetçisi olan, Türkiye Cumhuriyeti prensiplere bağlı kesimlere açılım yapmak isteyebilir. Ama bütün bunları yaparken eldeki kemik kitleyi, omurgası olan kesimi ürkütmemek gerekiyor.
Peki bunları nasıl yapacaktır? Diyecek ki; “Ben programımda, kadrolarımda, örgüt anlayışımda, vitrinimde ve söylemimde bunlara yer açmak durumundayım.” Bu da anlaşılabilir bir şeydir. Ama az evvel söylediğim gibi bu çok hassas mühendislik, o dengeleri çok iyi gözetmeyi gerektirir.
Şimdi; Deniz Bey’de olan bir kolaycılık vardı, aynısı Kemal Bey’de de var. Diyorlar ki; “Kardeşim bize milliyetçi oy lazım. Eh biz o zaman bir tane ülkücü siyasetçi getirelim.” Deniz Bey bunu ANAP kökenli Lütfullah Kayalar ile yapıyordu, Kemal Bey şimdi bunu yine MHP kökenli yine eski bir ülkücü olan Turhan Tayan veya Sinan Aygün ile yapıyor.
Diyorlar ki “Biz Güneydoğu’dan oy alamıyoruz.” Doğru, haklısınız almanız lazım hiçbir itirazımız yok. Ancak, Deniz Bey’in -tırnak içerisinde- “Kürtçülük” yapan kadroları vardı, şu anda Kemal Bey’in BDP’ye daha yakın olan Sezgin Tanrıkulu gibi kadroları var. Tersten bakalım, “Bizim merkez sağdan oy almamız lazım” diyorlar. Eyvallah, hiç itirazımız yok. Deniz Bey’in İlkan Kesici gibi merkez sağdan gelen kadroları vardı, şimdi bakıyorsunuz Kemal Bey’in Mehmet Haberal gibi, Binnaz Toprak gibi merkez sağ kökenli kadroları var. Bu kesinlikle kolaycı bir yaklaşım. Oralardan oy almak öyle üç beş tane eski ülkücüyle, üç beş tane BDP sempatizanıyla, üç beş tane ANAP ve DYP kökenliyle kotarılacak kadar kolay bir iş değildir. Oralarda çok ciddi şekilde proje üretmek, örgütsel çalışmayı ona uygun olarak yapmak, ona uygun söylem geliştirmek gerekir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, size oy veren büyük kitleyi ürkütmemek gerekir. Bu anlamda benim gözlemlediğim, Deniz Baykal zamanında oralardan oy almak için gösterilen kolaycılığın, Kemal Bey zamanında da aynen devam ettiğidir.


















