Röportaj — 02/06/2011 20:45

Barış Doster’le Sohbetler 2: Türkiye Üzerine

Yazar:

> Yeri gelmişken Numan Kurtulmuş ve Has Parti hakkındaki görüşlerinizi de almak isteriz. Milli Görüş’ten koparak kurulan Has Parti’nin manifestosuna göz attığımızda ciddi bir şekilde sol söylemlerin öne çıktığını; azınlık hakları, ekonomik politikalar, sosyal devlet algısı gibi önemli konularda büyük reformlar vaat edildiğini görüyoruz. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz, sizce seçmenin Has Parti’ye tepkisi nasıl olacak?

Öncelikle Numan Hoca, benim hocalığımı yapmıştır. Hatta gazeteciliğim zamanında eski bir hoca öğrenci ilişkisinin yanına iyi de bir gazeteci-haber kaynağı ilişkisi de bina etmiştik. Hep aramızda bir saygı, sevgi olmuştur. Çünkü ben onu il başkanı olduğu dönemden beri, gerek eski bir öğrencisi olarak, gerekse gazeteci kimliğimle yakından takip ettim. Dolu bir insandır, dürüst bir insandır ancak ben Numan Hoca’nın başında olduğu hareketin tutacağına ihtimal vermiyorum.

Çünkü Türkiye’de belli siyasal gelenekler vardır ve bunların gücünü aldığı sosyolojik bir taban söz konusudur. Bu bağlamda Saadet Partisi, Türk Siyasetinde Milli Görüş’ün temsilcisi olan bir partidir. Hem bir siyasal duruşu ifade eder, hem de onun bir sosyolojik tabanı vardır. Daha orta sınıflardır, kapalı ekonomiyi savunurlar, büyük kentlerden ziyade taşrada, İç Anadolu’da barınmışlardır. Aralarında dünyaya entegre olmuş, büyük burjuva olarak gördüğümüz yüzler pek yoktur. Ancak onların karşılık bulduğu, tabanını oluşturan bir kitle vardır. Ha bu azalmakta mıdır? Elbette azalmaktadır ama o kitle her zaman vardır.

Aynı şekilde Cumhuriyet Halk Partisi, önemli bir siyasal damarı temsil eder. Ancak ana akımlardan kopan siyasal partilere baktığımızda, onların pek uzun vadede var olamadıklarını görüyoruz. Gerçi bunlar bir iki seçimde iktidara gelebilirler, ama Türkiye’de Milli Görüş, Siyasal İslam denince akla direk rahmetli Necmettin Erbakan gelir. Bu siyasal damar, oyu kaç olursa olsun bir damar olarak önümüzdeki kırk-elli yıl da olacak. Ama AKP ne kadar olacaktır bilemiyoruz.

Veya Demokrat Parti geleneğine bakalım. Oyu belki şu anda küsüratlarla ölçülüyordur ama bir damar olarak hep vardır. Ama ondan kopan Anavatan ve Doğru Yol ne kadar yaşadı? Yirmi yıl yaşamadılar. Ya da iktidara gelmesine, rahmetli Bülent Ecevit gibi büyük bir karizmatik önderle hükümet kurmasına rağmen Demokratik Sol Parti… Şimdi yine oyu küsüratlarla ölçülüyor. Yani bu bizim siyasal tarihimizin verdiği bir derstir. Ana siyasal akımlardan kopanlar, bir iki seçim başarı elde etseler bile çok uzun vadeli yaşayamıyorlar.
Has Parti özeline gelelim, benim de bir siyaset bilimci ve gazeteci olarak yakından izlediğim bir siyasal hareket. Has Parti’nin söylemleri arasında solcuların hoşuna gidebilecek, antiemperyalist ifadeler çok sık geçiyor. Veya yine Has Parti söylemleri arasında solcuların çok hoşuna gidebilecek, serbest piyasa ekonomisine çok radikal eleştiriler var. Bunlara rağmen, Has Parti’nin kadrolarına batkımızda –tam bir ANAP misali- toplama olduklarını görüyoruz. Yakın zaman öncesinde Demokrat Parti’de genel başkan adayı olmuş olanlar da var, Necmettin Erbakan’ın prensleri olarak adı geçen insanlar da var, Merkez hatta Marksist – Sosyalist soldan gelenler de var, serpinti düzeyinde de olsa ülkücü hareketten kopup gelenler de var. Şimdi, önümüzde bu tarzda başarılı olan AKP örneği var. Özal’ın meşhur o dört eylemini birleştiren, Milli Görüş damarından kopan ama merkez sağcıları, sosyal demokratları ve ülkücüleri parti tek çatı altında toplayıp büyük başarı elde eden bir parti modeli var. Ama bir de önümüzde geçmişte başarı elde ettiği halde yirmi yıl sonra tarihe karışmış bir Anavatan Partisi örneği var. Bu bağlamda Has Parti, Numan Kurtulmuş Hoca’nın partisi; AKP gibi Özal’ın dört eylemini birleştirmiş, kuruluşundan kısa süre sonra iktidar olmuş, ardından ikinci seçimlerde daha büyük bir oy dalgasını arkasına almış bir parti ortada dururken kimden oy alacak? Olay Milli Görüş’ten kopup başarılı olmaksa, AKP bunun parlak bir örneği. Olay Milli Görüş’ten kopanların yanına liberalini, merkez sağcısını, sosyal demokratını, ülkücüsünü alıp bir şeyler yapmaksa orada yine AKP var. “Yani ortada AKP varken Has Parti’ye ne gerek var?” sorusunu sormak durumundayız.
Çıkıp “AKP ‘Müslüman’ kökenli kadrolardan oluşuyor ama çok fazla Amerikancı ve emperyalist politikalar uyguluyor. Biz antiemperyalist bir tavır alacağız” demek siyasette başarı getirmez. Çünkü bütün bunların asli sahibi var. İslamcılığın –siyasal tabanda- hala sahibi Saadet Partisi’dir ve Türkiye’de hala iyi kötü Marksist partiler varken antiemperyalizmi pek Has Parti’ye bırakmazlar.

> Başkanlık sistemi fikrine nasıl bakıyorsunuz? Sizce iktidarın bu sistemi öne sürmesinin nedeni nüfuz alanını genişletmek mi, yoksa gerçekten de sistemin ülkeyi daha ileri taşıyacağını mı düşünüyorlar? Tabi bütün bunlara ek olarak bir de sistemin uygulanabilirliği konusunda tartışmalar var…

Başkanlık sistemi Dünya’nın birçok yerinde uygulanmış ama her zaman başarıya ulaşmamış bir sistem. En ideal, en güzel işlediği yer ise güçler ayrılığının sağlandığı, özellikle yargının son derece bağımsız ve güçlü olduğu ABD. ABD’de çok kuvvetli bir yargı ağı var, bizim anladığımız anlamda bir hükümet yok, bakanlara orada ‘sekreter’ deniyor ve onları bizzat başkan seçiyor. ABD’nin eyaletlere dayanan yapısı, kendi siyasal, kurumsal, anayasal geleneği bu durumu gayet güzel şekilde kotarabiliyor.
Yine standart bir örnek, yarı başkanlık sistemiyle yönetilen bir ülke daha var. Fransa. Orada, son derece güçlü olan birer cumhurbaşkanı ve başbakan var. Cumhurbaşkanı’nın yetkileri başta dış politika konusu olmak üzere son derece geniş durumda. Ama bunların ötesinde, Fransa’nın siyasal geleneği de bu durumu kotarmaya son derece müsait.
Başkanlık sistemine öykünen, kimi alanlarda da bizimle mukayese edilen, özellikle darbeler, yüksek enflasyon oranları, iktisadi buhranlar nedeniyle adı Türkiye’yle beraber anılan Latin Amerika ülkeleri mevcut. Ama oralarda başkanlık sisteminin işlemediğini, seçilen başkanın o ülkelerin demokratik kültürünün zayıflığı nedeniyle adeta bir seçilmiş krala dönüştüğünü görüyoruz.
Şimdi, Türkiye gibi –sözde- yasama, yürütme, yargı güçlerinin ayrıldığı ama –fiilen- başbakan’ın bütün bu güçlerin üzerinde hükmedici ve yönlendirici vasıflarının bulunduğu, parlamento içerisinden çıkan başbakanın bakanlar kurulundan tutun meclis başkanına, cumhurbaşkanından tutun belediye başkanlarına kadar herkesi tayin edebilecek güçte olduğu bir ülkeye bir de biz başkanlık sistemini getirirsek, o bir mutlak güce, sınırsız güce dönüşebilir mi endişesini taşıyorum açıkcası.
Şimdi, ortada tek başına iktidar olmuş bir siyasal partinin genel başkanı var. Bütün bakanları o atıyor, 12 Eylül 2010 Referandum’unun da sonuçlarından görülebileceği gibi Yüksek Yargı’da atamaları o yapıyor, her ne kadar son kararname Çankaya’dan çıksa da, Çankaya’yı o atadığı için bütün üniversite rektörlerini fiilen o atıyor, partisinin il genel meclisi adaylarından belediye başkanı adaylarına kadar herkesi o belirliyor. Siz şimdi kalkıp, demokrasi kültürü bu kadar zayıf olan bir ülkede, hem de yasama, yürütme, yargının iç içe geçerek adeta ‘Güçler Tümlüğü’ne dönüştüğü bir süreçte bir şahsa bir de başkanlık yetkileri verirseniz o durum Türkiye’de ABD’de olduğu gibi sonuçlanmaz.

> Özellikle son dönemde benimsenen özelleştirme hareketiyle beraber Türkiye’nin kapılarını yabancı sermayeye tamamıyla açtığını söyleyebiliriz. Bu durumun sıcak para akışı nedeniyle kısa vadede olumlu sonuçlar doğurduğu ortada, ancak orta ve uzun vadede ne gibi sonuçlar vereceğini tam olarak kestirebilmemiz pek mümkün değil. Sizin bu özelleştirme hareketine bakış açınız nasıl?


Sıcak para girişi, AKP’nin birinci iktidar döneminde sanal bir iyileşme algısı yarattı. Bu durum, Dünya’daki likidite bolluğunun bir eseriydi. Bu bolluktan en büyük rantı da Çin elde etti. Tabi Çin kadar olmasa da, onun yanında devede kulak kalacak kadar bir pay da bize düştü.

Tabi bunu yapmak için Cumhuriyet Tarihi’nde görülmemiş kadar büyük bir özelleştirme hamlesi gerçekleşti. Peki ortada olan bu iktisadi büyüme, kalkınmaya yansıdı mı? Yansımadı. Biz elimizde neyimiz var neyimiz yok sattık. Karlı olanları, istihdam yaratanları, vergi rekortmeni konumunda bulunanları, stratejik öneme sahip olanları… Tüpraş’tan, Telekom’a kadar. Peki bu, Türkiye’de istihdama yansıdır mı? Yansımadı. Bu kadar çok yabancı sermaye geldi, büyük özelleştirmeler yapıldı, işsiz gençlerimiz iş bulabildi mi? Cari açık azaldı mı? Hayır. İhracata yönelik, AR-GE çalışmaları yapılmış, teknolojik tesisler mi kuruldu? Hayır. Köyden kente gelen insanlarımız iş mi buldular? Hayır, alışveriş merkezi yapıldı o paralarla. Türkiye tam olarak o “istihdamsız büyüme” denen kısır döngü içerisinde şu an.

Bakın, Türkiye’de yaygın anlamda işsizlik yüzde yirmi, kadınlar ve gençler arasında ise bu oran yüzde yirmi beşe çıkıyor. Her üç üniversiteli gençten biri işsiz geziyor. Büyüme rakamlarına baktığın zaman ise Türkiye, Dünya’nın on yedinci büyük ekonomisi, Avrupa’nın altıncı büyük ekonomisi. Peki bu, toplumsal anlamda, gelir adaletini sağladı mı? Hayır. Bu durum, ülkenin doğusuyla batısı arasındaki bölgesel uçurumu daralttı mı? Hayır.

Türkiye’de halkın önemli bir kısmı yoksullaşırken, Türkiye’nin dolar milyarderlerinin sayısı arttı. Otuz sekiz tane dolar milyarderimiz var ama otuz sekiz milyon da aç insanımız var. Büyümenin kalkınmaya dönüşebilmesi için sadece rakamlar konuşulmaz. Niteliklerin konuşulması gerekir. Sendikal hak ve özgürlüklerde, kadının iş gücüne katılımında, basın özgürlüğünde, yıllık kitap okumada, yıllık gazete tirajında ne noktadayız? Kalkınma söz konusu olduğunda, bunların da konuşuluyor olması gerekir. Mutlaka okumuşsunuzdur, Türkiye’de her dört bebekten biri aç. Her dört bebekten biri açken, Avrupa’nın altıncı büyük ekonomisiyiz diye övünülmez.
Yetmiş beş milyon nüfusu olan, bu kadar büyük ithalat yapan bir ülkeyiz ve net ihracatçı konumunda olduğumuz iki sektör var. Biri tarım, ki o bile artık tartışılır durumda, diğeri de tekstil. Yani ucuz emeğe dayalı, ileri teknoloji gerektirmeyen iki sektörden söz ediyoruz. Bu tabloda büyük ekonomi olmakla nasıl övünebilirsin?

Biz montaj sanayisinde belli bir noktadayız ve ekonomimiz büyük gözüküyor, ama hangisi sizce daha sağlıklı? Bizden daha küçük olan, Hollanda ekonomisi mi? Yoksa Türk ekonomisi mi? Bizden daha küçük ekonomisi olan Belçika mı, yoksa Türkiye mi daha kalkınmış bir ülkedir? Bu anlamda kalkınmayla büyümeyi birbirine karıştırmamamız gerekir.

> Sanatçı, sanatçı-aydın, entelektüel gibi kavramların altı artık oldukça boşaltıldı. Artık bunları duyduğumuzda eskisi kadar fazla çağrışım olmuyor kafamızda. Sizce, sanatçı; kalemini, fırçasını, kısacası enstrümanını toplumsal duyarlılık neticesinde siyasallaştırmalı mıdır? Veya çok sevdiğim bir laftır, sizce “sanatçı bizlere dünyayı kendi gözleriyle baktıran” mıdır?


Öncelikle bu durum insanın ne anladığıyla alakalıdır. Standart bir tartışma konusudur bu, “sanat sanat için midir yoksa sanat toplum için midir?”. Ben, dünya görüşüyle itibariyle “sanat toplum içindir” felsefesini benimseyenlerdenim. Sanatçıların topluma yol gösteren, işaret fişeği vasfında olan toplumsal canlılar olmaları gerektiğini düşünüyorum. Bu bağlamda, sanatın ve sanatçının topluma yön göstermek, toplumu uyarmak, toplumu aydınlatmak, toplumla ters düşmek pahasına da olsa topluma ders vermek gibi bir işlevi olduğunu düşünenlerdenim. Yani şiir de onun içindir, tiyatro da onun içindir, sinema da onun içindir. Bence sanat bir kişisel tatmin aracı değildir. “Ben dünyayı böyle yorumluyorum, beğenen beğenir” zihniyeti işi sonunda kapitalizme entegre edecek, sanatı sadece para eden estetik ürünler olarak algılanmasına vesile olacak bir zihniyetmiş gibi geliyor bana. O yüzden ben, dünya görüşümden dolayı sanatın toplum için yapılması gerektiğine inananlardanım.

Tabi bütün bunlar olurken ve sanatçı bu siyasal tavrı alırken, sanatından kalite anlamında ödün vermemelidir. Yani “Ben toplumcu bir şairim” diyip kötü şiir yazmak olmaz. “Ben toplumcu bir yönetmenim, zaten beni izleyen kitle hazır” diyip kötü film yönetmek olmaz. Maalesef bu, ülkemizde sık karşılaştığımız bir durum. İşi sloganlaştırmak, işi sadece etiketiyle ön plana çıkartmak, belli lobilerin, cemaatlerin, arkadaş gruplarının içerisinde bulunup, onların merkezinde konumlanıp hatta bazen onların sözcüsü olup asıl yapması gereken işten ödün vererek yapmak ne yazık ki yanlış bir durumdur. Yani özetle, sanatçının toplumsal bir vasfı vardır ama bu durum onun sanatçı vasfını kesinlikle gölgelememelidir.

> Ülkemizde çok uzun bir süre zarfına yayılan bir “Kürt Sorunu” olduğu ortada. Devlet’in bunu uzunca bir süredir görmezden geldiği, çözüm için adım atmayıp sürekli baskı uygulamakta ısrar ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Birçok açıdan değerlendirilmesi mümkün olan bu sorunun çözülmesi için ne gibi adımlar atılmalı, sizce gelecek için umut var mı?

Öncelikle, sorun tek boyutlu bir sorun değil. Sorun; çok iç içe geçmiş, farklı boyutları olan ve uluslar arası boyut kazanmış bir sorun. Tek bir isimle, yaftayla, etiketle, adlandırmayla açıklanmayacak kadar derin, kökleri, tarihsel dinamikleri olan bir düğümden bahsediyoruz. Irksal, siyasal, iktisadi, demografik, diplomatik, askeri ve bunun gibi birçok boyutu olan bir sorun. Şimdi, işin terör boyutu var mı? Var. Net bir şekilde hem de, ortada şimdiye kadar kırk bin cana mal olmuş, sadece iç dinamiklerden beslenmeyen, arkasına ABD, AB ülkeleri, bir zamanlar Suriye, İran, Irak gibi bölge ülkeleri almış yapılanmadan bahsediyoruz. İş sadece terörle de bitmiyor. İşin Kürt kimliğinden kaynaklanan, Güney Doğu’daki feodal yapıdan, yokluktan, fukaralıktan beslenen bir boyutu var. Yani bu iş tek boyutlu, tek bir kavramla açıklanacak bir iş değil. Bu konuda hem fikiriz diye düşünüyorum. Biz hemfikiriz de, siyaset yapanlar bizimle hemfikirde değil.

İki üç gün evvel Başbakan çıkıp “Kürt sorunu yoktur Kürt vatandaşların sorunu vardır” dedi. Yani siyasilerin bugün dediklerinden yarın caymak gibi, nabza göre şerbet vermek gibi bir durumları var. Mesela seçim öncesi söylemlere bakın, bazen Türk milliyetçisi, bazen de Kürt milliyetçisi söylemleri var. Türkiye, 1984 yılında yapılan ilk terör eyleminden bugüne başta can kayıpları olmak üzere çok ağır bedeller ödeyerek, bu konuda çok ciddi bir külliyat biriktirdi. Binlerce rapor, saha araştırmaları hazırlandı. Sağ’dan, Sol’dan, Ülkücü, Marksist binlerce araştırmacı, yazar, çizer, siyaset bilimci, sosyolog bu konuda kitaplar yazdı. Milyonlarca haber, röportaj, yazı dizisi, söyleşi ve televizyon programı yapıldı. Amerikalılardan tutun İsveçlilere kadar, Almanlardan tutun Danimarkalılara kadar Dünya’nın pek çok yerinden insanlar, akademisyenler gelip çok fazla sayıda ürün orta koydular. Yani Türkiye geride baktığımız süreçte artık kütüphanelere, raflara sığmayacak kadar fazla çalışmayı biriktirmiş durumda. Buna rağmen, ben gelinen noktada çözümden uzak olduğumuzu düşünüyorum.

Bu mesele, toplumu çok kutuplaştırdı. Bu konuda Ertuğrul Özkök’ün yerinde bir saptaması vardır ve yerinde bir saptamadır, “Kürt sorunu var diye diye Türk sorunuyla karşılaşabiliriz”. Belki toplum o geleneksel sağduyusu ve tarihsel olgunluğuyla bunca şehit vermesine rağmen birbirinin evine çarpı koyup birbirini satırla doğrar hale gelmedi. Devlet İstatistik Enstitüsü’nün açıkladığı rakama göre beş milyon ortak evlilik var. Yani şu demektir, beş milyon çocuğumuzun amcası Türk, dayısı Kürt veya halası Kürt teyzesi Türk… Belki “ben falanca kökenden gelene kız vermem, filanca etnik kökenden olana ev kiralamam” tarzı bir noktaya gelinmedi ama kimi zaman gördüğümüz üzere bu durum bir kutuplaşmaya açıkça neden oldu.

Şu ana kadar siyasi olarak çok şey konuşuldu ama kökeni ne olursa olsun bireylerin yaşadığı açlık, yoksulluk, fukaralık bir türlü konuşulmadı. Sadece bu sorunun halledilmesiyle bu sorun çözülür demiyorum, işin bir de kimlik boyutu var. BDP’nin tabanına baktığımızda hem Kürt feodal beylerini, toprak ağalarını, toprak reformuna en çok karşı çıkanları görüyoruz. -Önemli bir toprak ağası Ahmet Türk’tür mesela-. Hem de yoksul, işi gücü olmayan, eğitimsiz Kürt gençlerini görüyoruz. Tabi bütün bunların dışında İstanbul’da özel üniversitelerde okuyan, altında pahalı jiplerle dolaşan zengin Kürt ailelerinin çocuklarını görüyoruz. Bütün bu sayılanlar ortak bir Kürt milliyetçiliğinde buluşuyorsa işin bir kimlik boyutu da var demektir.

Sizin de hiç fena fikirleriniz yoktur aslında:

— iyidir *

— iyidir *