Kaygan Zemin, Manşet — 28/01/2012 00:36

Bitmeyen Kafkaesk Dalga: Bu Sene de İyi Acı Yaptı

Yazar:

1900′lü yılların ilk çeyreğinden itibaren depresifliğe verilen primin ivme kazanması sonucu çok yaygın bir inanış (evet inanış) var: mutlu insanların hikayeleri yoktur. Bu konuda bi’kaç şey söylemek istiyorum; deli misiniz?

Mutlu olmayı başarmak, zaten başlı başına fantastik bir kurgu. Bu durumda kahramanın üzerine eğilmek, hikayede mutluluğun nasıl başarıldığına kulak vermek lazımken; “mutlu insanların bize anlatacak, söyleyecek hiçbir şeyleri yoktur”a inanıp, acı çeken insanlar aramaya koyuluyoruz

Acının prim yaptığı, gözyaşı vampirlerinin gece gündüz demeden insanın vicdanından ve tüm duygularından nemalandığı tuhaf bir dönemdeyiz. Yakın çevremle bu konuyu konuştuğumda,  hayatımızın her yanına işlemiş bu “acılı” temaların kimseyi rahatsız etmediğini gördüm. Edebiyata, sinemaya, müziğe, medyaya; hatta ikili ilişkilere yedirilen bu acılı mezeler  her  yerde her zaman prim yapıyor.

Edebiyatçıların bitmek tükenmek bilmeyen kafkaesk tutumları, intihara meyilli, kendine yer bulamayış hikayeleri artık gerçekten de görmek istediğimiz türden edebiyat ürünleri mi? Veya insanı stres topacına çeviren ya da deli gibi ağlatan sinema ürünleri “keyif için” yapılan bir aktivitenin, buna ayrılan zamanın doğru bir kullanımı mı? “Acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksik” midir gerçekten? Peki ya sırf iyi satıyor diye sırtını acıya yaslayanlar ve bundan prim sağlayan gözyaşı vampirleri?

Dünyada üç şey iyi satıyor, evet: din, seks ve acı. Bazı durumlarda üçünü bir arada combo halinde görebiliyoruz hatta. (Uvv!) Bütün bunların medyada ve günlük yaşamda duyularımıza ve duygularımıza sokuşturulup durmasından yoruldum.  Modern insanın hayatı zaten yalnızlık ve 2000li yıllara has bir acıyla dolu. Bunu tuzlamaya ve kanırta kanırta satmaya lüzum var mı? Bence bugüne kadar yazılmış, çizilmiş, çekilmiş her şey kolektif acı eşiğini geçti. Bize bin sene yetecek kadar acılı ürünümüz var. Artık bu hardcore duygu tecavüzlerinden sonra biraz da soft olaylara geçsek, usul usul sevişsek diyorum.

Haberleri izliyoruz felaketler, acılarla dolu. Burası tamam, zira haber dediğin gerçeklikten çıkmamalı zaten. Fakat herhangi bir haberin arkasından Requiem for a Dream müziği çalıp; “Hayalleri vardı.. Daha akranlarıyla sokaklarda koşacak, oyunlar oynayacaktı.. Bir gün okullu olup büyüdüğünde de doktor olacaktı…” gibi dramatize edişler, gözyaşı vampirliği değil de nedir? İnsanların duygularından neden çalıyorsunuz ve siz insanlar neden hala o güzelim duygularınız konusunda bu kadar cömertsiniz anlamıyorum. Dünyada acıların var olmasına sırt çevirmek ve gerçekliğini reddetmek ayrı, bunları bilmek ve duygusal hezeyanlarla gözyaşı döküp hayatına devam etmek yerine mantıklı analizler ve çıkarımlarla olaylara yaklaşabilmek ayrı. Medya da sağolsun milletin duygularından çalmanın ekmeğini iyi yedi. Oradan duygusuz görünmüyorumdur inşallah, zira olmadığımı sanıyorum. (Hmm)

Arkasından diziler veya televizyon programları geliyor. Onlar da ticari zihniyetin bedene bürünmüş halleri gibiler. Ağlatmayan diziyi izlemiyoruz. Elli tane dramatik dizinin içinde 1 tane komedi dizisi ya var ya yok. Televizyon programları da keza öyle. Bir yarışma yapıyorsun “Var mısın Yok musun” diye, orada bile parayı kazanamayınca bir ağlatmalar, duygusal müzik koymalar, 4 dakika stüdyoda sessizce durup, kamerayı da yarışmacıya zoomlayıp ağlayışını çekmeler vs.. Allahım, ne acılar!

Mutlu filmler satmıyor. Mutlu kitaplar satmıyor. Mutlu insanlar dikkate alınmıyor.

“Hayat acılarla dolu ve sanat ürünleri de elbette bunu yansıtacak. ” Peki sanat ürünleri  insanların halihazırda sahip oldukları varolma ağırlığını biraz olsun hafifletse ve bunu da ağlatarak, kendi sahip olduğundan daha büyük acılar sunarak yapmasa nasıl olur? Bu kolay olan değil midir zaten? Sıkıysa iyi olanı göstererek/sunarak insanların ilgisini çek, hayatlarında var ol. Sıkıysa empati kurdurup acılı sahnelerle göz boyayacağına; içinde güneş açtır, bahar estir?

İnsan ilişkilerinde de iyi prim yapıyor bu “acı”. Hatta bu sene de iyi acı yaptı.  Problemli insanlara hasta olundu. Efendi adamlar yerine piçler tercih edildi. Bitmeyen ama artık yasaklanması  gereken ergen tripleri bunlar.  Çünkü bu ergenler kısa sürede büyüyor ve yetişkin bireyler olduklarında böyle bir altyapıyla sosyal ortamları dolduruyorlar.

Kafka’ya gelince… Ölümünden bir süre önce, arkadaşını yazdığı her şeyi yakması için tembihlemiş. Arkadaşı elbette ki hiçbir şeyi yakmamış. Biraz daha mı ısrar etmeliydi acaba?  İlk gençlik yıllarımda Kafka’yı severdim. Araştırdım, etkilendim. Fakat biraz büyüdükçe fark ettim ki; kendilerini böcek olarak görenler, böcek muamelesi görmeyi hak ederler.

4 Yorum

  • Günyüz, öncelikle hoşgeldin.
    Ben, yazının bütünü içinde kendisine yer bulamayan bir noktaya değinmek istiyorum. O da Kafka’nın “acı”nın neresinde durduğu. Daha doğrusu bu yazıda senin kafka’yı nereye koyduğun.
    Zira Kafkaesk tavır, acıdan çok umutsuzluktan beslenir. Acıyı yaratan, ama ondan daha güçlü tasvir edilen bir duygudur. Doğal olarak acı; bir sonuç belki de bir yorumdur.
    Yani acıya varmak için kafka’dan yola çıkacak olursak bu, transit bir yolculuk olmayacaktır. Bu yüzden acıyı doğrudan kafka ile bağdaştırmanı pek anlayamadım.
    Yazının başlığı ve finali Kafka’dan oluştuğu için sorguluyorum bunu. Yoksa bu iki unsuru çıkardığımızda kendi içinde bütünlüklü bir yazı olmuş bence. Ellerine sağlık.

  • Teşekkür ederim, hoş buldum. Asıl değinmek istediğim Kafka’nın kendisinden ziyade, Kafkaesk tutumdu ve Kafka’nın hayatına, kişiliğine ve edebiyatına girmeden, beslendiği yabancılık ve umutsuzluğun dalga dalga büyüyerek yayılmasıydı. Yani mutsuzluk ve umutsuzluk bir virüs gibi yüzyıllar boyunca geleceğe taşınabiliyor. Günümüzde insanlar hiç şikayet etmeden, hiç de rahatsız olmadan kendine ait olmayan bir acıyı bile sırtlanıp, bunu kendisine aitmiş gibi taşımakta beis görmüyor. Kafka’yı isim olarak seçmemin nedeni nispeten biliniyor olması. Tek kastettiğim alan Edebiyat da değil zaten. Bunu filmlerde, şarkılarda hatta haberlerde bile görüyoruz. Bir diğer tema da gözyaşı vampirliğiydi; yani insanların acıları üzerinden prim yapmak, insanlara (gerek reklam adına, gerekse reyting adına) vicdanlarını, duygularımı sömürerek onlardan faydalanılması. Bunu o kadar kanıksamışız ki hayatımızın her yerinde, “mutluyum” diyen bir insanı bile “hikayesi yoktur, hiçbir şey görüp yaşamamıştır kesin, yoksa nasıl mutlu olabilir ki?” diyerek ciddiye almayabiliyoruz. Yorumun için teşekkür ederim. Yazıdaki eksikler ve kopukluklar konusunda sana hak veriyorum.

  • Bu yazıyı, Twitter’ı olan Sanatçı ve Kafka yazıma verilmiş dolaylı bir isyeaeaeaeaeaean olarak okudum.

    Bi kere şunu belirteyim, mutluluk üzerine yazılıp da kaale alınabilir tek edebiyat beat kuşağıdır. Şu yoldalar filan kiii onlar da dahi içinde inanılmaz bir melankoli besler. Heriflerin varoluşunun motoru aslında mutsuzluktur. Öyle tavşan gibi seviştiklerine, bir gün orda bir gün burda gezdiklerine bakma herif sapına kadar mutsuz aslında.

    Mutlu sanat satmaz hacı. Çünkü mutluluk geçicidir. Bir aldatılma bin evliliğin yaşatmadığını yaşatır. Bir ölüm binlerce doğumdan ağırdır. Şimdi bunun neden böyle olduğu üzerine yazar çizeriz. Kimi insan doğası der, kimi çıkar tarihsel materyalist bir şekilde analiz eder. Odur ya da budur ama sonuç şudur: mutlu olan sanatçı olmaz. Neden çünkü sanat yalnızlıktır. Çok sosyal adamdan sanatçı olmaz. Sanatçı bir yerde tercih yapar, sosyalleşerek yaşayayım mı, yalnızlaşarak yazayım mı. Zaten ondan sonra kişi yazmak için yaşar. Yaşamak için yaşamak ile yazmak için yaşamak çok farklıdır. Yazmak için yaşayan adam yalnızdır. Falan und filan. Demem o ki, yalnızlık mutsuzluksa her sanatçı mutsuzdur.

    Mutluluk sosyal ortamla gelir. Dost, kardeş, sevgili.. bunlardır mutluluk veren. Ama her mutlu insan bilir ki bunların da sonu vardır. Sonu olduğunu bildiğin şeyin her zaman sonunu merak edersin. Mutlu sonlar da ilgi çekici değildir..

    Çok dağıldı konu, bi yere de bağlayamadım. Oturup yazmak lazım böyle yorumla olmuyor. Amma velakin, isteğini anlıyorum. Mutlu olalım nedir bu çile yaa, yiter yeeaa diyorsun. Yetmez ama evet. Haklısın. Mutlu olalım tabii. Ama o zaman sonları ortadan kaldırmalıyız. Ünlü şair Ege’nin dediğin gibi “baaaşlamam biteceğini bile bile bu aşka baaşlamam” son varsa her zaman mutsuzu iz bırakır. Bunu nasıl açıklayayım bilmiyorum ama hacı mutlu son nedir ya? kim ne yapsın mutlu sonu? bana sonu mutlu biten hikaye anlatan adama eee diye sorarım bunun için mi beni meşgul ettin. Banane elalemin mutluluğundan. Herkes mutluluğunu kendi yaşar -mutluluk birinci tekil şahıstır, ama üzülünce hep birlikte mutlu oluruz -acı birinci çoğul şahış.

    Neyse.

    • :) İlk cümlen gülümsetti. İnan spesifik ve bireysel olarak kimseyi hedef almadım. Bu benim uzuun zamandır düşündüğüm ve sağa sola karaladığım bir konu zaten.

      “Mutlu sanat olmaz” çok iddialı ve maalesef yaygın bir görüş. Bu yorumun geleceğini tahmin ediyordum. Tolstoy “eleştirmenler, aklı tartışan aptallardır.” demiş. Tamamen aptalca bir şey olduğunu kabul ediyorum bu tip (yaptığım) eleştirilerin. Ama bir de; “İçeriğin en alt sınırı, insanların gereksinim duymadığı, kötü ve ahlak dışı olandır. Mükemmel bir sanat yapıtında içerik, bütün insanlar için önemli ve değerli, yani “ahlaki” olmalıdır.” (Sanata bakışında ahlakçı bir tutum sergiler Tolstoy ve bu görüşünü çok kez vurgulamıştır.) Sanata bakışımda ahlakçı bir tututum yok aslında, ama bazı açılardan Tolstoy’a katılıyorum. Acılı sanat devam etsin, etmeli de. Ama hiçbir eserde veya hiçbir gündemde insan üzerinde olumlu etki bırakacak bir şeyler göremiyorum. Bundan uzun bir süredir şikayetçiyim. Eleştirilerimi ve fikrimi total genelleyip savunmak yanlış ve aptalca olur, yaptığım o değil. Yani aptallığımı da sınırladım biraz ;)

      “Mutluluk sosyal ortamla gelir” kendisinden sıkılan ve zerre haz etmeyen insanlar için geçerlidir. Mutluluk için tek koşul sosyallik değildir bence. Mutluluktan kastımı da çiçek böceğe indirgemeyelim, yükseltmeyelim daha doğrusu. Bazen üzgün bir hikayenin içinde öyle tatlı detaylar serpiştirirsin ki, içinde çiçekler açar. Baştan aşağı “koşuyoruz, zıplıyorum, allahım ne de mutluyuz” hikayelerini kastettiğim düşünülmesin.

      Neyse. Bu yazınla beni gülümsettin ya, sanat eserleri de seni gülümsetsin inşallah!:)

Sizin de hiç fena fikirleriniz yoktur aslında:

— iyidir *

— iyidir *