Kurduğumuz tüm hayallere rağmen değişmeyen dünyanın şerefine…
Sosyalist geçmişi olan yönetmen A. sürgünden dönmüş ve inandığı ideoloji çökmüştür. Kamerasından, mesleğinden, her şeyinden vazgeçmişken, tüm Balkanlar’ı dolaşıp görüntülerini kaydeden yüzyılın ilk sinemacıları Manakis Kardeşler’in belgeselini yapması teklifini alır. Bir yandan da Manakis Kardeşler’e ait banyo edilmemiş üç bobin filmin varlığını öğrenmesiyle, yönetmenin Balkanlar’daki yolculuğu başlar. Bu yolculuk, filmin başındaki Platon alıntısında olduğu gibi -Ve ruh kendini tanımak için kendine bakmalıdır- bir içsel yolculuğa da dönüşür aynı zamanda.
Savaş, acı ve yokluk içindeki Balkanlar’ı boydan boya kateden yönetmen, aradığı bobinleri bulamamış, onun yerine balkanların geleceği ile ilgili daha da karamsarlaşmıştır. Artık insanlar Bosnalı kız gibi doğdukları toprakları sevmemekedir. Kahramanımız, bir çok Balkan şehrinden sonra Belgrat’a gelir. Dev Lenin heykelinin taşındığı bir gemide kaçak yolculuk yaparak.
Berlin Duvarı’nın yıkılma görüntüleri, nasıl bir dönemin bitişinin sembol görüntüleri olduysa, bunun sinemadaki karşılığı da parçalara ayrılmış dev Lenin heykelinin Tuna’dan geçiş görüntüleri olmuştur. Yönetmen, sosyalizmin Balkanlar’daki bu son geçişine -bir anlamda inandığı ideolojinin cenaze törenine- katılmıştır heykelin ayak ucundaki kaçak yolcu olarak.. Belgrat’da ise aradığının aslında üç bobin film olmadığına anlarız. Burada karşılaştığı arkadaşıyla yaptığı sohbet, Che, Kavafis, 68 Mayıs’ı ve Paris üzerinden sosyalizme bir ağıttır aslında.
Yönetmenin yolculuğunun son durağı ise Saraybosna olur. Bu oldukça trajiktir. Çünkü savaşın ve ölümün tam ortasındadır güzel Saraybosna. Sirenler arasında sığınaklara koşan halkın içinde bulur aradığı adamı. Yaşlı bir arşivcidir bu adam. Savaş yüzünden filmlerin banyosuna ara verdiğini söyler. Yönetmen, filmlerin önemi olduğunu biraz daha uğraşmasını ister. ”Ben zaten neyim ki” der arşivci, ”kaybolan bakışlar koleksiyoncusu..” ikna olur ve filmleri banyo eder.
Yüzyılın başında hapsolan bakış, yüzyılın sonunda özgürlüğe kavuşmuştur. Dışarıda arşivcinin ve Bosnalıların çok sevdiği sis vardır, keskin nişancıların işlerine ara verdirten türden.. Sise övgü ironiktir aslında, sisin ardında sadece seslerini duyduğumuz bir katliam başlar arşivci ve ailesi öldürülür çünkü.
Yönetmen A, gözyaşları içinde banyo edilmiş filmleri izler. Ve umutlanır yeniden, bir gün sisler dağılacak acılar bitecektir.
**
Ulis’in bakışı, insanı anlatsa da, Angelopoulos, yaptığı politik göndermelerle kendi Marksist sinemasının izlerini de gösterir bu filminde.
Theo Angelopoulos’un bu yolculuk için ilk düşündüğü isim Al Pacino’dur. Ancak Harvey Keitel’i, Piyano’da görünce ”işte aradığım adam bu” der. İtalyan aktör Volonte ise daha setin üçüncü gününde hayatını kaybeder ve yerine İsveç’li Erland Josepjson gelir
Filmi unutulmazlar arasına sokan bir kişi daha vardır ki bu kişi de müzikleri yapan Eleni Karaindrau’dur.
Angelopoulos sınırları sevmez. Bir önceki filmi ‘Leyleğin Geciken Adımı’ da sınırların anlamsızlığı ve zalimliği üzerine idi. Bu kez de dilden dile, kültürden kültüre akılabilen sınırsız Balkanlar’ın özlemini duyar. Her zaman olduğu gibi yine sakin ve durağan anlatımı yeğleyen Angelopoulos’un düşük ama seyirciyi de yanında götüren bir ritmi vardır. Korista kentinin ortasında yapayalnız kalıveren Arnavut’un hüznü nasıl anlatılabilirdi Hollywood’un öğrettiği ritmle?
77 yaşında son filmi Öteki Deniz’i çekerken hayatını kaybeden Angelopoulos’un en önemli eserlerinden biri dir Ulis’in Bakışı. Ve belki de sinemada ‘şiirsel’ tanımın en çok yakıştığı filmdir.


















