Bazen herkesin kendini “değeri bilinmemiş bir mücevher” gibi hissettiği bir dünyada bazı filmlerin daha çok izlenmesini sağlamak, film yapanlara birkaç ev daha aldırmaktan ziyade o filmleri sevebilecek insanlar için bir adım atmak olarak değerlendirilebilir… İşbu niyetle keyfi olarak sıraladığım 10 filmin bilinmeyen, kaybolmuş filmler olduğunu iddia etmiyorum elbette. Kendi ülkesinde çok bilinen, önemli ödüller almış filmler var aralarında. Kimileriyse ülkemiz sınırları dahilinde dahi belli oranda bilinen filmler. Yine de ben 2000’lerde yapılan bu filmleri potansiyel izleyicilerine takdim etmekten büyük mutluluk duyacağım. En azından neyi beğenip beğenmediğimiz hakkında daha fazla bilgiye sahip olacağımız için her halükarda biz kazacağız. Ben bizzat denedim, çalışıyor.
1- In Search of A Midnight Kiss

Alex Holdridge’in yazıp yönettiği bu film, kamerasını Paris’in, Viyana’nın sokaklarına salan ve çoğu x jenerasyonu yönetmeni gibi beyninin içi kadar kalabalık fikirli filmler çeken Richard Linklater’in malum filmlerini andırıyor; ama bazı belirgin farklar ile. Before Sunset ve Before Sunrise şiirsel bir kaybediş hikayesi ise “In search of midnight kiss” düpedüz bir kaybediştir; lafı dolandırmadan işlerin ne kadar kötü gittiğinin bize hatırlatılmasıdır. Zaten bu yüzden bu sefer çiftimiz tatlı bir tesadüf sonucu karşılaşmaz; yılbaşı gecesi yalnızlıklarını paylaşabilecekleri insanı craigslist ilanları ile arayan ve tıpkı sanal alemin özünde olan “yalnızlığını paylaşma” derdinden muzdarip iki insan olarak o gece bir “oyun” oynamak isterler. Bu belki hikayeyi Los Angeles’a taşımanın, belki de renkli düşlere tezat oluşturan gündelik hayatın siyah beyazlığının yansımadır. Her ne olursa olsun bize renkli aşk hikayelerine alternatif bir “akşam” sunan bu film kesinlikle atlanmaması gereken bir iş.
2- L’ultimo Bacio
Tek mimikle ülkemizin tüm gece yarısı film kuşağını ele geçiren Dolph Lundgren yine bar serserilerini yumrukluyordu ve bu sefer gerçekten de kanal değiştirmekten başka çarem kalmamıştı. İşte Gabriele Muccino’nun tutku dolu filmi L’ultimo Bacio ile o gece tanıştık. Bu filmle beraber Muccino ile tanışan tek kişi ben değildim; Will Smith de filmi izlemişti ve izledikten sonra Muccino’yu yapımcılara önerdi. Böylece The Pursuit of Happyness ile başlayan bir işbirliğinin temelleri atıldı…
Muccino tutkuya yazdırdığı hikayesinde kalanların ve gidenlerin, kapana kısılanların ve bir şeyleri değiştirmek isteyenlerin hikayesini anlatıyor. Bitmiş bir evliliği devam ettirmeme kararı alabilmek, genç bir kızla yasak bir ilişki yaşamak, babadan emanet mesleği yapmamak, kasabadan çekip gitme isteğine kulak vermek…
Bulunduğu konumu korumak ile radikal kararlar alabilmek arasında gidip gelenlerin tutku ve mantık çatışmalarını izlediğimiz filmde Stefano Accorsi, Giovanna Mezzogiorno ve Martina Stelle başarılı bir performans sergiliyorlar. Yine de kırmızı kurdele Gabriele Muccino’ya. Beni Dolph Lundgren illetinden kurtarması bile bunu hak etmesi için yeterli aslında!
3- Friday Night Lights
Buzz Kissinger’ın romanından, David Aaron Cohen tarafından çok başarılı bir şekilde uyarlanan film Teksas’ın Odessa kasabasında(Dizisi Teksas Dillon’da geçer) belki de hayatlarında ilk defa bir şeyi başarmaya ve babalarının hayatlarını tükettiği bu kasabadan kurtulmaya yaklaşan gençlerin hikayesini anlatıyor.
Amerikan futboluna uzak olanların bile ilgisini çekebilecek olan bu yapım hem gerçekçiliğini destekleyen sinematografisi ve oyunculuk performansları hem de hikaye ve kasabanın ruhuna uyan muazzam Explosions in The Sky müzikleri ile çok başarılı bir iş. Yine filmin de yönetmeni olan Peter Berg’in Amerika’da dönem dönem sıkıntılar yaşasa da sadık bir seyirci kitlesi tarafından 5 sezon yaşatılan ve Emmy ödülleri alan dizisinin de en az filmi kadar etkileyici olduğunu not düşelim.
kabul etmek lazım, ülkemiz seyircileri konu itibari ile filme Amerikalılar kadar sempatik yaklaşmayacaklardır ama filmin herkesi avucunun içine alabilme potansiyeline sahip olduğunu da belirtmek gerekiyor… En nihayetinde biz de touchdown kralları olmayabiliriz ama rekabet duygusunun ve güvenecek başka bir şeyimiz olmadığında kendimize güvenmekten başka çaremizin kalmamasının ne demek olduğunu bilen insanlarız… Filmdeki Coach Taylor gibi insanı yüreklendiren bir akıl hocası yerine Pele gibi potansiyel yargılamada berbat olan yol göstericilerin karşımıza çıkması ile ayrılıyoruz Dillon gençliğinden gerçi biz… Daha fazla dramatize etmeden sizleri soyunma odasından gelen “clear eyes full hearts cant lose” sesleri ve Cuma gecesinin final oyunu öncesinde Teksas dolaylarında çalan “Your hand in mine” şarkısı ile baş başa bırakıyorum.
4- Fishu Sutori
Yoshihiro Nakamura’nın bu filmi belki Uzakdoğu’da çok bilinen bir film olabilir ama ülkemizde karambole gelmiş filmlerden olduğuna şüphe yok. Oysa filmi rahatlıkla son on yılın en kayda değer işleri arasına koyabiliriz. Başarısızlık olarak görülen şeylerin birbirini tetiklediği, adeta kaybedenlerin dünyayı kurtarması ile bazı burnu büyüklere tokat gibi bir cevap veren bu film bir şarkının hayatlarımızı kurtarmasının hikayesi. Baladların iş yaptığı bir dönemde, henüz Sex Pistols bile ortalıkta yokken punk yapan ve yaptıkları müziğin anlaşılamayacağı realitesini umursamayan gönül insanlarının “Fish Story” adlı şarkısının yıllar sonra dünyaya çarpacak göktaşını bile durdurabileceği ümidine dair bir film bu. Aslında bizi ileride olabilecek tüm güzel şeylere dair cesaretlendiren bir film. Ayrıca “Ben buradayım sevgili okuyucum sen neredesin?”e verilmiş en şık cevaplardan biri olan bu film sırf “evde bilgisayar karşısında, tek başınayken yazılmış bir şeyin bir gün bir şeyleri değiştirebileceği” ihtimalini hatırlattığı için bile izlenmeyi hak ediyor. Kaldı ki filmin müzikleri, senaryosu… Her şeyi ile mükemmel olan bu film tıpkı kimsenin dinlemeyeceği düşünülen “Fish Story” şarkısı gibi sonunda yerine ulaşıp hak ettiği değeri bulacaktır. Zaten yatağın altındaki canavarlara inanıp buna inanmasaydık kendi romantik düşlerimize ihanet etmiş olurduk.
5- A Film With Me In It
Dylan moran; mizantrop, çekilmez, lanet, alkolik, nobran ve bir o kadar da tapılası insan Bernard Black(Black Books) karakteri ile bana kalırsa dizi tarihinin en güzel karakterlerinden birini yaratmıştı. “A Film With Me In It” oyuncu kadrosundaki işte bu sağlam referans sayesinde gözümde daha başlamadan kartal yuvasındaydı; bittikten sonra Olimpos’a kadar yükseldi. Filmdeki mekan kullanımını ve kara komedinin olmazsa olmazları eslerin ve tempolu anların dengesini ve elbette ki Dylan Moran ve Mark Doherty’nin (filmin yazarıdır aynı zamanda kendisi) oyunculuklarını takdir etmemek mümkün değil. Bir evin içinde geçen talihsiz serüvenler dizisi gibi hepsi birbirinden trajikomik olayları bu denli çarpıcı bir biçimde kaydetmek de kolay değil. Bu yüzden yönetmen Ian Fitzgibbon’u da kokulu öpücüklerle ödüllendirmek gerekiyor. Gerçi ifta( international film and television) da bu filmi es geçmeyip 2009 yılında yönetmenini ödüllendirmiş. Aynı yıl filmin İstanbul Film Festivali’nden aldığı bir de Jüri Özel Ödülü var. Bu yastıklara sarılası filmin en önemli oyuncularından biri de çekimlerin yapıldığı ev. Session 9’daki sanatoryumdan sonra filmin mekanının “yaşadığı” bir filme daha rastlamak beni çocuklar gibi sevindirmişti. Bana kalırsa eve de bir yardımcı oyuncu ödülü verilmeliydi, sanırım otoriteler orayı es geçmişler…
6- Brick
Kadrosunda Joseph Gordon Levitt, Emilie de Ravin gibi tanıdık simaları da barındıran 2005 yapımı, neo-noir kategorisinde değerlendirilebilecek bu filmi yönetmenin hanesine on numara beş yıldızlık bir iş olarak yazmalıyız. Dashiell Hammett ve Raymond Chandler hikayeleri ve sayısız noir filmi ile geçen yılların ardından noir dinamiklerini çözen yönetmen Rian Johnson Brick’te eski kız arkadaşının kaybolmasının ardından okuldaki suç şebekesinin içine giren karakterimizin etrafında şekillenen olayları anlatıyor. Bu açıdan film dost meclislerinde, Cafe de Fleur kadar ünlü olmasa da tavşan kanı çayları ile tanınan kıraathanelerde ve de sinema forumlarında “Campus noir”, “Highschool noir” gibi sinema forum isimlendirmelerine maruz kalmakta.
Gerçekten de toplumu bir arada tutmak için kullanılan yerleşik mitlere; romantik aşkın mevcudiyetine, aile kurumuna, otoriteye tüm karamsarlığı ve umutsuz bakışı ile karşı çıkan noir belki de en çok liselere ve o liselerde okuyan köklerine(topluma, ebeveyne) isyan eden ergenlere yakışırdı. Sonuçta Buffy’de de Whedon amcanın bize anlattığı gibi lise zaten bazı insanlar için bir cehennem değil midir? Indiana Lisesi 96 mezunları sanırım ne dediğimi gayet iyi anladı.
7- Kaerlighed Pa Film
Ole Bornedal’ın bu enfes filmi aslında baş karakteri Jonas’ın kahraman olma mücadelesini trajik bir sona bağlayarak aslında tek bir mesajı iki paralel hikaye için veren, çok ince görmüş bir film. Hollywood’a mesafeli duran bir filmde Hollywood kafasını yaşadığı için hem filmine hem de kendi yaşantısına ihanet eden Jonas’ın hikayesidir bu. Jonas sıradan bir hayat yaşarken bir anda kendisini maceraya çekecek ilk çağrıya, kendisini kahraman gibi hissetmesini sağlayacak ilk şeye balıklama atlayarak bir bakıma kahraman olma hevesinin esiri olmuştur. Kendisi olan, Hollywood’a öykünmeyen bir filmde esas kahramanının hem de kahramanlık vasıfları taşımadığı her halinden belli olan ve kahraman gibi de davranamayan birinin kahramanlık konseptini Achilles’ten miras almış bir Hollywood kahraman konseptine dahil olma çabası işlerin sarpa sarmasına yol açar. Artık düzeni karmaşaya baskın kılacak, insiyatif kullanacak, bir topluluğun sözcüsü olabilecek kolektif bir figür Homeros’un destanındaki kadar mitsel bir şeydir. Gündelik hayattan birisi -Hollywood filmlerinde sıklıkla yaşananın aksine- çıkıp da bunu öylece gerçekleştiremez. Biz Paul Auster’in Cam Kent’indeki karakter gibi bir çırpıda başka birinin kimliğini sahiplenip büyük bir maceraya atılamayız. Film bunun hikayesini şahane bir sinematografi eşliğinde anlatır. Jonas filmin başında hikayesinin sonunu kendince değerlendirdiğinde “Hollywood tarzı bir son değildi ama olabilirdi” der. Hakikaten de yağmur yağarken dramatik bir ışık altında yerde kanlar içinde yatan bir adam ve başında ağlayan bir kadın-kadın olmalıdır her zaman- tam da bir Hollywood film karesi ayarındadır ama son, Hollywood sonu değildir. Hayat böyle sevgili dostlar, bunu bir kez daha fark etmek için bu güzel filmi görmeye gerek yok ama siz yine de bu güzel filmi görün derim ben.
8- Session 9
Carol J.Clover, “ Men, Women, and Chain Saws: Gender in the Modern Horror Film” adlı kitabında bir korku filminin temel bileşenlerinden biri olarak “terrible place”i yani Türkçe altyazı çevirisi ile “Allah’ın belası bir yer”i gösterir. İşte bu yerlere en kral örneklerden biri de Brad Anderson’un 2001 yapımı filmindeki hastane!
Akıl hastanesinin geçmişi ile film karakterlerinin geçmişlerinin bağlantılı olması ve dehşetin kaynağının geçmişten günümüze taşınmış bir sorun olduğu birçok korku filmi yapıldı(House on Haunted Hill gibi…). Lanetli mekanlarla perili ev hikayelerinin kıyısında dolanan bazen de onların sularına giren hikayeler zaman zaman popüler oldular. Bu filmlerin çoğu şok edici sahnelere ve evin tekinsizliğine bel bağlayan, senaryo açısından klişelere boğulmuş yetersiz filmlerdi. Session 9 ise protagonist özdeşleşmesine mahal vermeyerek, kötülüğün kaynağının belirsizliğini koruyarak, seyirciyi karakterle arasına mesafe koymaya davet ederek klasik anlatıdan belli noktalarda ayrılan ve senaryo olarak benzerlerinin ötesine geçen bir film. Filmdeki her karakterin marazi bir durumunun olması var, hepsi de kötü olmak için haklı sayılabilecek sebeplere, hayattan çıkış planlarını- mağduriyetlerinin telafisi- fiiliyata geçirmek için güçlü motivasyonlara sahip. Müthiş bir mekan kullanımı, ortalama üstü hikayesi ve yine ortalama üstü yönetmenlik performansı ile izlenmeye değer gerilimlerden birisi olmayı başarıyor film. Özellikle şu yoklukta gerçekten de baş tacı edilecek bir iş.
9- Lista de Espera
Lista de Espera, bir grup insanın mahsur kaldığı bir istasyonda yaratılan mikro Küba tasviri ile bir istasyon ve orada kısılıp kalmış insanlar üzerinden sosyal eleştiri yapan ve bunu Üçüncü Dünya Sineması hareketi bağlamında perdeye aktaran türünün başarılı örneklerinden biri. Yönetmen Juan Carlos Tabio filmi 60’lı yılların reaksiyoner filmlerinden çok 70’lerin “bir insanın ve bir ailenin üzerinden bir ulusu anlatan” o büyülü, alegorik filmlerine benzeyen bir yapıya oturtuyor. Ardından da filmin sonu ile Amerikan romansını kırıp sondaki sahnelerle Küba sinemasının yoluna girip gerçek Küba’yı göstererek gerçekçilik vurgusunu yaparak tavrını belirtiyor. Birbirini tanımayan insanların bir anda istasyonda mahsur kaldıklarında nasıl da bir aile haline geldiklerini gösteren film seksüel özgürlük, gerçek aşkın peşinden gitmek, dürüstlük, bilgi gibi kavramları vurgulamak sureti ile Küba toplumunun ideal sosyalist kimliğini tanımlamaya çalışıyor. Filmin finali ise bunun hayata geçirilmesi hususuna dokunduruyor… İçinde hem umudu hem de umutsuzluğu barındıran bu güzel filmin Teoman’ın “İstasyon İnsanları” şarkısını yazması için kendisine ilham verdiği söylenir. Papatya’yı da “A Bout de Souffle”nin Jean Seberg’inden hareketle yazmıştır mesela. En azından biz mahallede pencere kenarında çekirdek çitlerken bu tarz dedikodular yapıyoruz. Yani biz öyle duyduk.
10- Submarine
It Crowd’un sempatik sosyopatı Moss’un yönetip müziklerini de arkadaşı Alex Turner’a yaptırdığı, bununla da yetinmeyip baş rolü Turner’in ergenlik hali Craig Roberts’a oynattığı bu güzel film esasında aşina olduğumuz bir hikayeyi anlatmakta. Tıpkı Rushmore’daki Max Fischer gibi erken olgunlaşmış, bilgili ama sosyal yönü zayıf çocukların hikayelerine alışığız biz. Salinger’ın Glass ailesi ile tanışmış olanlar, Türkiye’deki Oğuz Atay sonrası kuşak bu bilgili ama huzursuz karakterlere oldukça aşina. Oturup da en büyük sorunlarını bile kendi içinde bir ironi ve alaycılık barındıran bir dille aktaran ve bir türlü işleri yoluna koyamayan erkek çocuklarının hikayeleri bana kalırsa bilgi çağının en etkili dramı olabilir. Zaten şu an ağlıyorum göremeseniz de…
Filmde Oliver’ın babasının söylediği “su altında yaşıyormuş gibi hissediyorum” çok manidar bir söz. Ansiklopedi girileri okuyan Oliver’ın “ses ötesi” ile ilgili olarak okudukları durumu özetliyor aslında. “Ses ötesi, duyulamayacak kadar yüksek frekansta bir ses titreşimi. Yarasalar, yunuslar ve köpekler gibi bazı hayvanlar ses ötesi frekansı duyabiliyorlar. Ancak hiçbir insan duyamıyor. Hiç kimse gerçekten birinin ne düşündüğünü ya da hissettiğini bilemez.” Odasındayken sanki okyanusun ortasındaki ıssız bir adada yalnızmış gibi hisseden Oliver’ın su altındaki insanları Kafkaesk bir şekilde betimlemesi boşuna değil. Oliver’ın kendi ailesini, karşı cinsi, liseyi algılamaya çalışma çabası, 38 yaşına geldiğinde bu adadan kurtulup kurtulamayacağı ve tüm bunların bir anlam ifade edip etmeyeceği ise kimsenin doğru cevabı veremeyeceği bir soru. Sadece bu soruların bu kadar güzel sorulduğu bir film olduğu için bile Submarine’i izlemek lazım.




























güzel bir seçki olmuş atıl. en kısa zamanda izlemediklerimi izleyeceğim. eline sağlık. sadece ‘liste de espara”ya itirazım var. bence cidden kötü bir film. senaryo, kurgu ve oyunculuk açısından. teoman’ın istasyon insanları yazarken, oğuz atay’ın demiryolu hikayecileri adlı öyküsü ile edip cansever’in ‘ben ruhi bey nasılım’ adlı şiirinden hareket ettiğini düşünüyorum. demiryolu hikayecileri’nde de rüyadan bahseder oğuz atay.
a film with me in it harika bir seçim olmuş. gerçekten ıskalanmaması gereken bir film.
Öncelikle ellerine sağlık.İzleyip de bu listede olmasına sevindiğim filmlerin başında A Film With Me In It var. Ian Fitzgibbon’un bir sonraki filmi Perrier’s Bounty (2009) da bu listenin devamı olsa eklenebilecek bir film bence.
Kaerlighed Pa Film (Just Another Love Story) de yanlış hatırlamıyorsam if’te izleyip hayran kaldığım bir filmdi. Festivaller sayesinde izleme şansı bulduğum ve gözden kaçmış olmamasını umduğum üç filmi de nacizane ben eklemek istedim.
XXY (2007)
Frozen River (2008)
Mary and Max (2009)