“Metin Güçlü, soruların arındırıcı/dönüştürücü, çağrının sınıfsal etkisini yok sayarak, anılara el koyan bir zihniyeti sorguluyor.” Emin Çetin GİRGİN
* Metin Bey, bildiğimiz kadarıyla 4 Ekim’de 12. İstanbul Bienali kapsamında gösterime başlayan “Hiç” adlı serginiz 2010’da gerçekleştirilen “Ruhun Perdesini Açmak” sergisinin devamı niteliği taşımakta. “Hiç” için seçilen slogan oldukça çapıcı: “Işık yoksa renk de yoktur…” Sergi bültenini incelediğimizde “Hiç”in geleneksel Kültür, sufizm, kuantum, yatay dikey hareketler ile renk enerjilerinin birbirleriyle ilişkilerinin, RGB, CMYK renk uzaylarının özgün dışa vurumlar olduğunu görüyoruz. Bu noktada “Hiç” sergisiyle neyi amaçladığınızı sizden dinlemek isteriz?
24 Ekim e kadar Beyoğlu Belediyesi, Sanat Galerisi, Tünel adresinde izlenecek olan ”HİÇ” başlıklı sergim, Bienal’le aynı tarihlere rastlasa da, Bienal kapsamında değil…
Sanatçılar, farklı coğrafyalarda, farklı kültürlerde de olsalar yaşadıklarından çıkardıkları, köklerinden hissettikleri sorunların oluşturduğu hafızalarıyla, o soruları şahit gösterip, kendi sopalarıyla eşeledikleri derinlerde arayışa çıkarlar/çıkmalıdırlar.
Bu kaygılarla, bu sergimde insanın bedenini köleleştiren, ruhunu yabancılaştıran/denetleyen bir somut durumun gerçeğinde, yoksullara gelmiş ama onlara uzak kalmış değerleri/mesajları, onları görünmez kılan tozlarından kısmi arındırıp görünür yapmaya çalışıyorum.
* Ben Metin Güçlü’yü sergilerinin sıradan bir ziyaretçisi olarak veya resim sanatıyla ve ressamlarla alakalı değerlendirmeleri olan bir yazar olarak bir yere konumlandırabilirim, bunu kolaylıkla başkaları da yapabilir. Fakat bu her daim dışarıdan bir değerlendirme olacaktır. Bu bağlamda ressam Metin Güçlü’yü stil ve sanatsal yaklaşım olarak siz nasıl betimliyorsunuz?
Yaşadıklarımızdan öğrendiğimiz şeyler var diyorsak, bu öğrendiklerimizle pişen hamurumuzun derinlerinden, bir maden kazıcısı gibi bulduğumuz cevherleri, satha çıkartıp, onları yeniden görünür/kullanılır/evrensel kılmak için, yoğurup, yorumlayıp kendi dışavurum dilinin bunu sağlayacağı teknikleri de katarak hepsinin ışığıyla çalışma.
* İnternet kullanımının yaygınlaşması ile birlikte artık sanat-sosyal medya ilişkisi kurmak mümkün hale geldi. Neredeyse bütün sanat kuruluşları son dönemde medya üzerinden yaptıkları tanıtımlara ağırlık vermiş durumda. Bu durum da sanata ilginin oldukça az olduğu ülkemizde sanatı, sanat tüketicileriyle buluşturuyor. Bu bağlamda size iki soru sormak isterim. Birincisi bizimde sizle irtibat kurmamızı sağlayan sosyal medya- sanat ilişkisi hakkında neler düşünüyorsunuz ve bu durum sizin işlerinize ne şekilde yansıyor?
Sosyal medyanın iletişimi hızlandırması, kıvraklığı yadsınamaz önemde… sanata ilgi de eskiyle kıyaslanamayacak bir yükseliş ivmesinde…
Sosyal medya, kabul etmek lazım ki her iyiliğe de her kötülüğe de katkı sağlıyor.
Oradan veya başka mecralardan, her nereden olursa artık, gördüklerimi değil de göstermek istediklerimi besleyen her alan, dolaylı da olsa bir gün, bir anda işime yarar…
* İkinci olarak da sosyal medya vasıtasıyla artış gösteren bu “sanat tüketicisi” sayısı uzun periyotta baktığımızda sizin gibi sanatçılara avantaj mı sağlar yoksa tüketimin arttığı yerde sanat aksine zarar görür mü?
Sorunuzun ekseninden gelen ”Sizin gibi sanatçılar” ifadesinin muğlaklığında şunu söyleyebilirim… sanatçı avantaj filan peşinde olan değildir. bunlarla ilgilenmez, sanatçı hayattan ayıklayıp, göstermek istediklerini bulup, kendi üslubunca söylemek derdinde olandır…
Sanat tüketicisi demiyorum ben, izleyicisi lafını uygun bulurum… izleyici artıyorsa bundan herkes memnun olmalı… en geliştirici ve besleyici eylemdir sanat… çünkü sanat yoksulluğu da yener, karanlığı da.
Tabi izlemenin en iyi ve tatmin edici yolu, sanatın sergilendiği mekanlara gidip, canlı atmosferde, sanatçının performansındaki kaygılarına tanıklık etmektir…



























