Kaygan Zemin, Manşet — 11/02/2012 07:30

Modern Aşklar ve İncir

Yazar:

Hep özenmişimdir, Murat Belge gibi “geçen hafta bilmem ne konferasına katılmak üzere bilmem neredeydim ” diyerek yazıya başlamaya. Bugüne nasipmiş.

Geçtiğimiz hafta davet edildiğim bir atölyeye katılmak üzere Almanya’da Nürnberg’e 60 km uzaklıkta Thurnau adlı küçük bir köydeydim. 1600’lerden kalma bir kalede 4 gün boyunca, dünyanın dört bir yanından gelmiş 30’a yakın yüksek lisans öğrencisi bu yazının darmadağınık giriş, gelişme ve sonucu ile tamamen alakasız bir konu üzerine sunumlar dinledik. Ben de isterdim,  size anlatabilecek şeyler dinleyeyim ama o tren kaçtı. Hayatımın akışına dur diyemedim.

Bu hayatın akışı ile ilgili bir parantez açmak istiyorum. Hayatını olması gerektiği gibi yaşayan insanlara duyulan saygının abartı hatta çoğu zaman yanlış olduğuna inanıyorum. Liseden başlayarak, “non-stop başarı” lı olmak zorunda olan bu insanlar, başarılarının ardına gizlediği büyük bir korkuya sahipler. En iyi lise, en iyi üniversite, en iyi yüksek lisans, en iyi iş/doktora derken, hayatlarını ancak ders çalışırken kullandıkları renkli kalemler kadar renklendirebiliyorlar. Kafası yeterince çalışan bu insanlar kendi içinde bulundukları mutsuzluğun da farkındalar. Başarılı insanların acımasız birer kapitalist olması, hesaplarına bir sıfır daha eklemekten ziyade bu mutsuzluğun, başka bir deyişle ezilmişliğin, intikamı. Geçmişte yapmaya korktuklarını yapanların, kapı deliğinden hasetle izlediği tarzda yaşayanların olduğunu bilmelerinden kaynaklanıyor bu tükenmek bilmez kâr isteği. Bizzat bu başarılı insanlar tarafından, başarısızlıkla özdeleştirilmiş, hayatını olması gerektiği gibi yaşamayanları, kendilerine muhtaç edip köleleştirmek istiyorlar.  Birkaç kere denemiş olmasına rağmen bu akıştan kurtulamamış, “madem kurtulamadık en azından boğulmayalım” diyen bir insan olarak, bu akış benim habitatım. Ve burada daha çok vakit geçirdikçe, kadınların efendi adam yerine “piç” tercihi de anlamlı gelmeye başlıyor.

Her neyse. Dinlediğim sunumlardan anlatacak bir şeyim yok ama “yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var”.

İlk olarak olayların geliştiği ortamı anlatmam lazım. Thurnau, kaldığımız yer, küçük bir köy; bir ucundan öteki ucuna 20 dakika filan alıyor yürümek. Gerçi köy kavramı, Anadolu’nun köylerinden ibaret olanlar için şehir bile diyebiliriz. Sonuçta şehir, kimileri için popülasyondan ziyade etek giyebildiğin, sevgilinin elini tutarak rahatça yürüyebildiğin, linç etmeye hazır kollektif bilincin seyreltildiği yerlerdir. Gelgelelim benim için “burada insan nasıl yaşar” kıvamında bir köydü.  İnsan çok garip bir varlık. Marx’ı, Habermas’ı, Darwin’i neyin anlıyorum ama Ankara’dan Antalya’ya giderken 315. km’de, o engin metruk bozkırın ortasına kurulmuş 3-4 tane binadan gecenin zifiri karanlığına yayılan ışığın aydınlattığı insanların ne yaptığını anlayamıyorum. Hani zor olmasını beklediğin bir sınavda, karşına çok kolay bir soru çıkar da afallar kalırsın ya; bazen öyle basit insanlarla karşılaşıyorsun ki, senin de bir “insan” olduğun gerçeği kabul edilemez geliyor. Thurnau’da böyle insanlar var mıydı bilmiyorum, atölyeye katılan grup ve otelde çalışanlar hariç başka insan görmedim. Zaten tam bu nedenle, bu küçük köyde yapacak hiçbir şey olmadığından, atölyeye katılanlar olarak normalde olacağından çok daha fazla kaynaştık.

Bu ilişki olayları bir çeşit zorunluluk aslında. Mesela, bir insan, akrabalık bağı olmasa yüzüne bakmayacağı bir kişiye, baba diyebiliyor. Dahası, ona karşı derin bir sevgi ve saygı besleyebiliyor. Sevgililik de böyle bir şey. Bir şekilde aynı ortama girmiş insanlar, bir başka ortam mümkün olsa yüzüne bakmayacağı bir insanla sevgili olabiliyor. Dahası, ona karşı derin bir aşk ve sevgi besleyebiliyor. Tabii arada “kan bağı” ezberiyle dayatılan bir kutsallık olmadığı için, insan sevgilisine bir çırpıda elveda diyebilirken, babasına kolay kolay aynı şeyi söyleyemiyor. Adamlar boşuna “bağı” dememiş.

Yani diyorum ki, bütün ilişkiler vasattır. Aynı zamanda aynı ortamda bulunagelmiş iki insanın seçim yanılgısıdır. Başka bir şansı olmadığı için ömrünün 18 yılını kırtasiyede çalışarak geçirmiş bir insanın ben mutluyum demesidir. Paylaştığı ortamdan başka ortak noktası olmayan çiftlerin, yalnız kalmama kaygısıdır. Hayatı yalnız başına omuzlayamayanların bilinçsiz, omuzlamak istemeyenlerin ise umursamaz tercihidir.

Anlayacağınız farklı şartlar altında birbirleriyle iki kelime etmeyecek iki insanı aynı ortama koyarak büyük bir “aşk” başlatabilirsiniz.

Zaten bütün aşklar böyle başlar.

Bizim Thurnau’da da durum bundan farklı değildi tabii.

1600’lerde kurulmuş bir kalede 3 gece 4 gün boyunca aynı ortamı paylaşmış olmaktan kaynaklı yakınlaşmalar oldu insanlar arasında.

Şimdi ben böyle günümüz ilişkilerini eleştirince, insanlar genelde beni yanlış anlıyor. Modernizm eleştirisi gibi duran bu satırlar, modernizmden hoşnut olmayan kalabalık bir güruh tarafından,  anında sahiplenilip “Artık tüm insan ilişkileri hep yalan oldu, hiç samimiyet, duygu, dostluk kalmadı. Her şey yalan..” şeklinde destekleniyor.

Halbuki ben modernizmi tam tersi istikametten eleştiriyorum. İçinde derin bir nostalji taşıyan bu eleştirilerin hiçbir yapıcılığının olmadığına, hiçbir değişim vaat etmediğine inanıyorum. Modernizmi bu tip gerici eleştirilerle değil, yapıcı eleştirilerle ilerletmek gerekiyor..  Modernizm sorgulattıklarıyla, kutsallara açtığı savaşla, ilişkilere yeni bir soluk getiriyor. İlişkileri, tekeşliliğin tekelinden çıkarıp, kaybetmeye mahkum aşkları yeniden tanımlayabilecek bir fırsat sunuyor. Modernizm, insanı kendiyle yüzleştiriyor. Yüzyıllardır içindeki sesi bastıranlara inat, o sesi takip etmeni öğütlüyor. Rol yapmayı bırakıp, sahici olma fırsatı veriyor. Hiçbir ideoloji mutluluğu garanti edemez, bu mutluluğun doğasına aykırı. Ne var ki, modernizm, insana, en azından deneme ve neler kaybedebileceğini görme fırsatı veriyor.

O yüzden modern bir aşk hikayesi olsun bu yazının geri kalanı da kalanı da.

“erkeğin yalnız yattığı her gece duvardaki çentiklerin tekidir.
kadının çentik attığı her gece yalnız erkeğin tekidir.”

 

Ukrayna’lı bir kız vardı; ‘incir’in Ukrayna dilinde de ‘incir’ olduğunu bana öğreten. Parlak, uzun kahverengi saçlarıyla, dokunsan kaçacakmış gibi ürkek ürkek dikilirken, yanında kısa kalmama neden olan botlarını çaprazlayıp, ellerini önünde birleştiriyordu. Saçlarını sol omzundan göğüs kıvrımlarının üstüne bırakmıştı. Öne eğildiğinde, saçları, rüzgarla savrulan perdeler gibi açılıyor, altında ay gibi parlayan göğüsleri utangaç bakışlarına eşlik ediyordu.

Başlarda ay kadar da uzaktılar.

İlk gördüğümde kocaman yanakları -20 dereceye yakın soğuğun altında kıpkırmızı olmuştu. Büyük yanak görünce ısırasım gelir. Yumuşacık, pofidik olurlar. Öte yandan, yanak hassastır. Acısından çok iz bırakır. Isırabilir miyim, diye sorarsın. Isır ama acıtma, derler. Isırır ama acıtmazsın. Beş dakika sonra beyaz teninin üzerinde kalp gibi atan –ki kalptir atan- kırmızılığı görünce, sırıtarak susarsın. Aynaları uzak tutarsın…

Tabii bir yanağı ilk görüşte ısırmak zordur.

Vücut hatları yerinde olmasına rağmen, mont seçimindeki iddiasızlığı beni daha da çok etkilemişti. Bir rahip cübbesi gibi dümdüz inen montunun düşmüş omuzları, gidip sarılıp yardım etmemek için kendimi zor tutmama neden oluyordu.

Bazı kadınlar güçlü görünür. Bakınca, sana meydan okuyacağını, seni sorgulayacağını, yeri gelince sert olacağını, ansızın gidebileceğini bilirsin. Aşkı bir muharebe olarak görenler için ideal kadınlardır bunlar. Ben ‘paspal’ları seviyorum. Bir şeyi anlamadığında anlamadığını suratındaki saf ifadeden anlayabildiğim kadınları seviyorum. Muharebe değil muhallebici aşkları benimkisi.. Gözüne bakınca utanan, yatağa yatınca kızaran kadınlar bana çekici geliyor.

Bazen elinin üzerine oturursun da elin uyuşur ya; hemen hareket ettirmeye çalışırsın, tekrar hissedebilmek istersin. Bir kere uyuştuğunun farkına varınca rahatsızlık verir hissedememek. El uyuşması gibidir birbirinden hoşlanan iki insan da. Çünkü hayat, insanın kalbinin üzerine oturur.  Ancak, hoşlandığın birini görünce hatırlarsın uyuşmuş olduğunu. O andan itibaren tekrar hissedebilmek istersin. Göz göze gelirsin, yanına gider konuşursun, flört edersin, gülüşürsün. Hep daha fazla hissetmek istersin, bir volkan olup patlayana dek.

-        Türkler Ukraynalı ve Rus kadınlara Nataşa diyor değil mi?

Sorusuna evet, demiştim de kahkayı patlamıştı. Gülerken gözleri gülen insanlardandı. Yalancıktan gülecek kadar kirlenmemişti belli ki. “Biz Türkler Ukraynalı kadınlara çok meraklıyızdır,” deyince susup munzur bir gülümseme ile gözlerime bakınca uyuşma tamamen geçmişti.

O gece çentik atmadı.

Ay ışığı vurdu ellerime. Uzaktan baktığımız yerlere dokunduk. Terledik. Islandık. Ben onun yanağını ısırdım. Sunuma kalktığında, saf olanlar yara sandı bıraktığım izleri.

Son gece yanımda uzanırken, bitti, dedik. Deliler gibi aşık olmadık. Hayatımızı zindana çevirecek bir uzun mesafe ilişkisine girişmedik. Abartmadık. Olduğu gibi kabullendik, ne fazla ne az. Yanımda uzanırken, beyaz çarşaflar (neden otellerin çarşafları hep beyazdır?) üzerine dökülmüş saçlarını saydım. Tam otuz ikideydim, ne düşünüyorsun dedi. Hiçbir şey düşünmemek için saçlarını sayıyorum diyemezdim. Yatakta düşünmek tehlikelidir çünkü dokunmak, şehvetin yakıtıdır. Çırılçıplak sarıldığı bir kadının yanında düşünürken, objektif olamaz insan. Bitmesi gereken bir şeyi acıya dönüştürür. Yatakta düşünmek tehlikelidir; hasarsız devam edebilmek için akla ilk geleni yapmak gerekir. Akla da zaten hep ilk o gelir.

Eve tenimde onunla döndüm. Omzuma yapışmış uzun kahverengi saçları, son sevişmemizden kalan bir anıydı, aynaya bakarken gülümseten.

Böyle bitti işte. Olabilecek en güzel şekilde.

‘Yeterince’ modern olmasaydık, hiçbir şey olmayabilirdi. Başladığı gibi biterdi.

Kurallarla, sınırlarla, mesafelerle gözlerimize bakar, kendi masamızda oturur, kendi işimize bakardık.

Bize dayatılanlarla, kendi mutluluğumuza bizzat kendimiz engel olur, bunun intikamını da din, ahlak, millet, vatan takmayan, bizlerin inandığı değerlere inanmayanlardan alırdık.

Ben olsam alırdım. Ben, o gün yaşadıklarımı yaşayamayacağımı bilsem  ve bunun tek nedeninin ben ve soyut kabullerim olduğunu bilsem, elbette bunun acısını çıkarmak için elimden geleni yapardım.

Uzun lafın kısası, sorunu hep modernizmde değil, biraz da kendinizde arayın.

 

Sizin de hiç fena fikirleriniz yoktur aslında:

— iyidir *

— iyidir *