Rüzgâr sokaktaki gölgelerin leşini süpürürken, çekingen bir tavırla batıyordu güneş doğduğu yerin aksinden. Soğuk bir hava hâkimdi; ancak bu soğukluğun tek nedeni mevsim normallerinden kaynaklı değildi. Barındırdığı hane sayısı günden güne azalan köy, meydanındaki ışıl ışıl kahvehanesi tam aksini iddia etse de, terk edilmişliğin getirdiği donukluk hissi ile titriyor ve kıvranıyordu. Köyden, evrenin sonsuzluğuna doğru yalnızca ıstakada savrulan okey taşlarının kuru gürültüleri yankılanıyordu.
“Çay getir” dedi muhtar, ciddi bir ses tonuyla, köyün en önemli adamı… Gözleriyle durmadan atılan taşları tarıyor ve zihnini kullanarak oyunda daha avantajlı bir konuma gelmeye gayret gösteriyordu. Çayı gecikince sakil bir tavırla sinirlenip bir kez daha çığırdı emir cümlesini. Dört yüz kişinin yaşadığı, mütevazi bir yerleşim biriminin hem en egemen şahsiyeti hem de saygıdeğer okey şampiyonuydu ve zaten hayatını otomatik pilota devretmiş olan bir muhtar için hayatta daha tatmin edici bir başarı yoktu. Çayını içti muhtar ve her zamanki gibi, farkındalıktan yoksun bir biçimde, tekdüzeliğin hissiz keyfini sürdü o akşamüstü.
Oyun biter bitmez bir sigara içmek için dışarı çıktı. Eli cebindeki babasından kalma, maneviyat yüklü çakmağı arıyordu. Bulması her zamankinden daha uzun sürdü. Sigaranın zehrini büyük bir keyifle soludu ve o an yaşadığı hazzı kendinden dahi gizledi. Gözlerini güneşin battığı tarafa doğru çevirdi ve güneşin dağlar ardındaki kayboluşunu seyretti. Tam o anda, büyük bir soğukkanlılıkla yıllardır ötelediği vicdanı cız etti ve muhtar önemli olmak adına yaptıklarını hatırladı. Yüzleşme korkusuyla, yüzünü gizledi güneşin azalan parlaklığından. Fakat sigaradaki zehrin, zihnine de hücum etmesine engel olamadı. Elinde paslı bir kürek ve az ötede kanlar içerisinde yatan taze bir ceset ile kendini ahir zamanın yirmi yıl evvelinde buldu.
Ölünün gözlerinde ölü, yaşayanın gözlerinde ise yaşayan bir korku vardı o an. Kan, ter, toz, toprak birbirlerine karışmış ve zaman her zamanki akış yönünden vazgeçmişti. Nefret, duyumsanan bir duygu olmaktan öteye geçip, kanlı canlı bir karaktere bürünmüştü ve her kürek darbesiyle biraz daha hakim oluyordu geceye. Adım atılan her metrekareye berbat olduğu kadar kesif bir koku sinmişti. Yıldızlar o gece hiç olmadığı kadar güzel parlıyorlardı; ancak biri canlı biri ölü, iki genç muhtar adayı, elbette ki bundan haberdar olamazlardı.
Zaman aniden ileri sardı. Muhtar filtresine kadar soluduğu sigara izmaritini bir süre önce vicdanını gömdüğü ölü toprağın üzerine fırlattı. Çeşme kenarındaki bir sütuna bağladığı motorlu bisikletinin kilidini açtı. Aracın üzerine atladığı gibi güneşin batmakta olduğu yöne doğru yol almaya başladı. Tonlar çektiği için ağrıyan başında, tüm hayatının getirisi olan geniş bir boşluk vardı. Muhtar o boşluğu yitip giden hayallerinin kalıntıları sanıyordu. Bir motorlu bisiklet ne kadar hızlı gidebiliyorsa, o kadar hızlı sürüyordu muhtar. Motorun sağır edici gürültüsü ise uçsuz bucaksız dağlarda yankılanıyordu. Patika yolun sağında duran, yıllardır civarından geçmediği bir ağacın yanına ulaşınca derin bir korku sardı bedenini. Muhtar uzaktan, uzak olmaktan, uzak kalmaktan korkarak tüm gücüyle frene davrandı. Motorlu bisiklet, eylemsizlik kuvvetiyle şiddetli bir biçimde sarsıldı. Muhtar aksi yöndeki bu güce karşı koyamayarak motordan düştü ve patika yolda yuvarlandı. Kan, ter, toz, toprak birbirine karıştı ve tutarsız zaman bir kez daha vazgeçti, tek bir yöne doğru akmaktan.
Muhtar yara bere içinde sürünerek doğruldu. Kafasından akan oluk oluk kana rağmen, en ufak bir acı bile hissetmiyordu. Hurdaya dönmüş olan motorlu bisikleti son nefesiyle muhtarı köye taşıdı. Muhtar motorlu bisikleti çeşme kenarına götürüp aynı sütuna bağladı. Muhtar okey taşlarının sesleri eşliğinde, kahvehaneye doğru adım adım yaklaşmaya başladı. Saatler önce boşalttığı ve yokluğunda kimsenin doldurmadığı sandalyeye oturdu. Aynı ses tonuyla çay istedi kahveciden. Çay gecikmedi. Muhtar bu kez sinirlenmedi.



















