Twitter

İkinci Dünya Savaşı’na Dair On Film

Yazar: İskender ÜnalTarih: 2 Eylül
Geschichte / Deutschland / 20. Jh. / Bundesrepublik Deutschland / Außenpolitik / Europa / Polen

1 Eylül 1939  Nazi Almanyası’nın Polonya’yı işgalinin tarihi. Bu vesileyle yıl boyunca ‘bir sinemaseverin günlüğü’ içinde yer alan İkinci Dünya Savaşı filmlerinden bir seçki yaptım. Bu kesinlikle ‘en iyi’ filmler listesi değil. O yüzden ‘bu neden yok’ sorusu akıllara gelmesin. Döneme farklı coğrafyalardan, farklı açılarla bakan filmleri seçkiye almaya gayret ettim. Filmlerden sadece Nanjing! Nanjing! direk savaş dönemi ile alakalı değil. İkinci Dünya Savaşı öncesinde, savaşı haber veren bir işgali anlatıyor.

The Battle Of Britain (1943)

İletişim olanaklarının sınırlı olduğu dönemlerde sinemalar haberlerin yayılmasında önemli bir araçtı. Seyirciler filmlerden önce gösterilen haber filmleri vasıtasıyla güncel politik durumlara dair duyması istene  şeyleri öğrenirdi. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sırasında savaşın her iki tarafı da bu haber filmleri sıklıkla kullanmıştı. Cephelerden haberler, diğer tarafa dair propagandatif yayınlar bu süreçte sıkça sinemalara konuk olmuştu. The Battle of Britain de önemli bir külliyat teşkil eden propaganda belgesellerinden bir tanesi.

Why We Fight başlığı altında yedi adet belgeselden oluşan bu serinin üçüncü filmi The Battle Of Britain. Çoğu sinemaseverin It’s  a Wonderful Life filmiyle tanıdığı Frank Capra’nın yönetiminde  gerçekleşmiş bir proje. Nazi Almanya’sının İngiltere’yi istila planlarını, bu süreçteki bombardımanları, İngiliz halkının direnişini, yaşama tutunma çabalarını gerçek görüntülerle, grafiklerle, canlandırmalarla aktarıyor. Propaganda amaçlı olmasının da etkisiyle Nazilere yönelik eleştirinin dozu -haklı olarak- bir hayli yüksek. İkinci Dünya Savaşı’nı konu edinen birçok filmde canlandırıldığını gördüğümüz İngiltere’nin bombalanmasının kanlı canlı hali. Youtube’da mevcut olduğunu söylereyerek iflah olmaz İkinci Dünya Savaşı meraklılarına tavsiye edelim.

Voskhozhdeniye (The Ascent-1977)

Kanaatim odur ki sinema tarihinin en iyilerinden. Larisa Shepitko’nun ölmeden önce çektiği son filmi.(Idi I Smotri-1985- filmiyle sinemasal aleme sağlam bir eser bırakmış Elem Klimov, Shepitko’nun hayat arkadaşıdır aynı zamanda)  1942 kışında Alman işgalcilerden ve işbirlikçilerinden kaçan bir grup partizanın öyküsü.

Ormanlık alanda yiyecekleri biten partizan grubu aralarından seçtikleri iki kişiyi yiyecek bulmak için yakındaki bir köye gönderir. Bu iki kişinin öyküsü aynı zamanda insan olmanın, insan ruhunun, gel-gitlerinin, onurun, vicdanın, direncin, sadakatin ve ihanetin öyküsüdür. Son derece zorlu kış şartlarında, olağanüstü doğa görüntüleri eşliğinde görsel ve felsefi bir şölen. Almanlar tarfından yakalanan iki partizanın ihanet ve sadakat arasında gidip gelen öyküsü. Sinema tarihinin en büyük oyuncu performanslarını bulacaksınız. Kusursuz oyunculuğun yanında harikulade monologlar, diyaloglar, hesaplaşmalar didaktizme boğulmadan, gözümüze gözümüze sokulmadan seyirciye sunuluyor ve seyirciyi koltuğuna mıhlıyor. Stalker’ın iz sürücüsü Anatoly Solonitsyn Nazi işbirlikçisi polis müfettişi rolünde inanılmaz, ürpertici. Baş tacı edilmesi gereken bir film.

Sophie School-Die Letzten Tage(2005)

Sophie School gerçek bir hikayeye daha doğrusu mahkeme kayıtlarına dayanan bir film. Savaşın en yoğun yaşandığı, Sovyet ordularının Stalingrad’da Alman ordularını bozguna uğrattığı bir dönemi anlatıyor. Beyaz Gül (Die Weisse Rose) adlı yeraltı örgütünün üyelerinin Alman halkını uyaran bildirilerininin yakalanmasını ve üyelerin sorgulanmasını, yargılanmasını, idamlarını anlatıyor. Beyaz Gül örgütüyle alakalı kısa bir araştırma yaptığınızda toplam altı adet bildiri dağıttıklarını, bu bildirilerin üretiminde olağanüstü bir emek harcadıklarını öğreniyoruz. Filmde de sorgu esnasında bu sürece dair bilgiler veriliyor. Örgüt elemanlarının bildirileri dağıttığı sahnede kullanılan müzik şahane, tüyler ürpertici, heyecan verici. Yargılama esnasında Roland Fleisser başkanlığındaki ‘Halk Mahkemeleri’nde geçen sahneler çok iyi. Özellikle Fleisser’i canlandıran Andre Hennicke öyle bir iş çıkarıyor ki beğeni katsayınız epeyce artıyor. (Fleisser’in başkalığını yaptığı mahkemelerin kimi kayıtlarının youtube’da olduğunu belirtelim. Filmi izledikten sonra bu videolara göz atmanızı tavsiye ederim.) Bu ‘Halk Mahkemeleri’ hakkında ansiklopedik bilgi verelim biraz. Bu bilgiler ışığında izlerseniz daha faydalı olacaktır. (Bilgiler turkcealtyazi.org’dan bulunan altyazı dosyasının içinden alınmıştır.)

1933 yılındaki Reichstag (Meclis binası) kundaklaması neticesinde o dönemde en yüksek mahkeme “Reichsgericht”te açılan davada yargılanan 5 kişiden 4’ü beraat ederken 1 kişi idama mahkum oldu. Hitler bu kararı beğenmedi ve bir yasa ile “vatana ihanet” davalarının görüleceği özel statülü bir mahkeme, yani Halk Mahkemesini, kurdu. 1936 yılında olağan mahkeme statüsüne geçen bu mahkemelerde, daha sonra ordu mallarına zarar, casusluk, düşmana destek, vs. gibi suçlar da yargılanmaya başladı.Halk mahkemelerinde verilen cezalar kati idi ve sadece Hitler tarafından affedilebiliyordu. 6 senatosu olan halk mahkemelerinde 5 adet yargıç (bunların üçü, mesleği yargıçlık olmayan, Hitler tarafından atanan ve tümü de rejimin sadık taraftarları olan kişilerdi) bulunmaktaydı.1942 yılından sonra halk mahkemelerinin başına getirilen Roland Freisler, bu mahkemeleri Nazi rejiminin bir terör enstrümanı haline getirdi, 1934 yılında 4 ve 1935 yılında 9 kişi idama mahkum edilmişken, 1943 yılında idam cezalarının oranı %50 ye ulaştı. Bu mahkeme, özellikle 2. dünya savaşı süresince oluşan çok sayıda direniş grubuna karşı, Nazilerin bir nevi öç alma enstrümanı haline gelmişti. Freisler başkanlığındaki 1. senato, aralarında BEYAZ GÜL ‘ün de bulunduğu çok sayıda örgüt üyesini ölüme mahkum etti ve infazın genelde birkaç saat içerisinde gerçekleşmesini sağladı.18.000 sanıktan 5.200 ü için idam cezası veren bu mahkemeler, Ekim 1945 de resmen kapatıldı. Alman Parlamentosu, 25 Ocak 1985 de verdiği bir kararla, bu mahkemelerin verdiği tüm kararların yasal sonuçlarının geçersiz olduğunu açıkladı.

Farklı bir İkinci Dünya Savaşı filmi izlemek isteyenlere tavsiye edilir. Zira savaş sırasında cılız da olsa Nazi yönetimine karşı gösterilen direnişlere dair pek fazla film yok.

Bent (1997)

 İkinci Dünya Savaşı o kadar çok işlenmiştir ki sinemada konuya dair yeni bir film çekildiğinde kimi eleştirmenlerce verilen tepkilerin başında ‘yetmedi mi?’ sorusu gelir. Tarihin gördüğü en büyük zulümlerden birinin yaşandığı yılların defalarca anlatılması okuma ve izleme serüvenim için handikap teşkil etmiyor.

İkinci Dünya Savaşı kültürel, sanatsal ortama yansırken ön planda Yahudileri görürüz. Avrupa’daki Yahudi nüfusun tamamına yakının yok edildiğini göz önünde bulundurursak bu durumu yadırgamamak gerekir. Ancak sesi duyurulmayan, gördükleri zulümlerin esamesi okunmayanların arka planda kaldığı gerçeğini değiştirmiyor bu durum. Çingenelerin, eşcinsellerin, sosyalistlerin, komünistlerin, anarşistlerin, engellilerin yeteri kadar anılmadığını unutmamak lazım.

Bent bu cenderenin, unutulan, gözardı edilen kesimlerinden birini anlatıyor, eşcinsellerin çektiklerini. Gizli kaçak hayatlarını devam ettirirken yakalanan iki eşcinsel toplama kampına doğru yola koyulur. Bunlardan biri trende dövülerek öldürülür. Arkadaşı öldürülürken, öldürüldükten sonra Max’in(Clive Owen) takındığı tutum insanlık onuru, yaşamak için yapılanlar gibi kavramların sorgulanması açısından önem arz eden sahneler. Toplama kampında geçen bölümler alışık olduğumuz gibi değil. Diğer filmlerde vahşeti yansıtan sahneler yer alırken Bent’te yok. Daha çok iki insanın birbirine tutunarak hayatta kalmaya çabalamaları anlatılıyor. Sinema tarihinde nadir görülen bir sevişme sahnesi de söz konusu. Birbirlerine temas etmeden, anlatarak sevişiyorlar.

Filmin inandırıcılık sorunu var. Kanımca yönetmen de farkında bu durumun, pek dert ettiğini düşünmüyorum. Nazi subayından tutun da(Max’in isteklerini yerine getirmek için rüşvet olarak Max’le yatan bir subay söz konusu.) çalışma ve yaşam koşullarına kadar bir toplama kampını andırmıyor. Yönetmenin karakterlerin yaşam mücadelelerini şartlardan bağımsız anlatmaya çalışması filmin etkileyiciliğine sekte vuruyor. Filmin ilk bölümünde Mick Jagger’ın da bulunduğunu, bir de şarkı söylediğini belirtelim.

Nanjing! Nanjing!(2009)

Akira Kurosawa anılarını topladığı Türkçe’ye Kurbağa Yağı Satıcısı olarak çevrilen anılarında İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasında Japon toplumunun ruhsal atmosferinden bahseder. Avrupa’daki faşizm dalgasını aratmayacak bir dalgadan Japonya da nasiplenmiştir. Kurosawa savaşın son günlerine dair aktardığı bir anektodla ‘faşizmin kitle ruhunu’ yansıtır. Hirohito’nun radyo konuşması yayınlanacaktır. Bütün Japonya radyoya kilitlenmiştir. Hirohito harakiri yapalım dese herkes yapmaya hazırdır. Bu dalganın işgallerle ‘süslenmesi’ elbette kaçınılmazdır. Film Japonların Çin’i işgalini ve bu işgalin sonucu tarihin gördüğü en büyük katliamlardan biri olan Nanking katliamını anlatıyor.

John Rabe filminde katliam arka plana atılarak John Rabe’nin öyküsü ön plana alınmıştı. Rabe’den ikinci bir Schindler çıkarma amacındaydı. Chuan Lu filmi Nanjing! Nanjing! meseleye nalına mıhına değiniyor. Siyah beyaz estetiğin filmin tüyler ürpetici öyküsünü yansıtma da başarıyla kullanıldığını belirtelim. Aralık 1937′de başlayıp 1938′in ilk aylarına kadar süren Japon katliamına odaklanıyor. Mültecilerin yoğun olarak kaldığı, teslim olmuş Nnaking kentindeki katliamlarda kimi kaynaklara göre ÜÇ YÜZ BİN kişi öldürülüyor. Asker sivil farketmeksizin yapılan katliamlarda insanlar canlı canlı gömülerek, dar alanlarda kurşuna dizilerek, denize sürülerek, binalara doldurulup topluca öldürülüyor. Filmin ilk bölümünde bu tüyler ürpetici vahşeti izliyoruz. İkinci bölümünde ise tarihin gördüğü en büyük sistematik tecavüzlerin anlatıldığı bölümleri izliyoruz.  Seçilen Çinli kadınlar Japon askerleri tarafından seks kölesi olarak kullanılıyor. Çoğu tecavüzlerin ardından öldürülüyor. Çocuklar camlardan atılıyor.  John Rabe diğer filmdeki destansı anlatımla değil aciz, elinden bir şey gelmeyen biri olarak karşımızda.

Kurosawa’nın Yedi Samuray filminin finalinde davullar eşliğinde yapılan hasadın benzeri bu filmde var. Galip Japon  ordusunun tamtamı andıran bir müziğin eşliğinde geçit töreni izliyoruz. Sinematografik açıdan şahane, insanlık açısından o tüm katliamı öğrenmenin de etkisiyle acı bir sahne. Ufak bir araştırmanın ardından bu katliamın sorumluların çoğunun cezası kaldığını öğrenmek de acıya acı katıyor. İnsanlık ruhu hala kanıyor. İzleyin izlettirin.

Deutschland Bleiche Mutter (1980-Almanya Acı Ana)

Döneme farklı perspektiflerden bakan filmlerin ise gönlümüzdeki yeri ayrıdır vesselam. Bu film de onlardan biri. Brecht’in Deutschland şiiri filmin çıkış noktası. Yönetmen Helma Sanders-Brahms filmin senaryosunu da yazmış. Lene ile Hans karakterlerinin evliliğinin Almanya’nın 1939-1950 arası tarihiyle paralel olarak işlendiği film Lene’nin ekseninden anlatılıyor. Savaş başlamadan önce evlenen çift, Hans’ım askere alınmasının ardından yıllarca ayrı kalıyor izin dönemleri haricinde. Hans parti üyesi olmadığı için en çetrefilli yerlere yollanıyor. Bu süreçte Lene savaşın getirdiği bütün sıkıntıları küçücük çocuğuyla beraber göğüslemek zorunda kalıyor. İzinden gelen kocasının dırdırlarına, aldatma ithamlarına göğüs germesi de cabası. Evinin bombardımanlarda yıkılmasının ardından bir seyyah misali yaşam mücadelesi veriyor. Müttefikleri Berlin’e girdikten sonra tecavüze uğruyor, diğer Alman kadınlarla birlikte şehirlerin inşasında imece usulü çalışıyor. Savaşın ardından görevde yükselme hırsıyla yanıp tutuşan kocasının diktatörlüğüne maruz kalıyor. Suradan insanın savaş cenderesindeki ahvali Lene üzerinden yansıtılıyor.

Filmde yıkık dökük Alman kentlerinin arşiv görüntüleri öyküye eşlik ediyor. Bombardımanların ardından taş taş üstünde kalmamacasına yıkılan kentlerin görüntülerin alabildiğine hüzünlü kadın suratlarıyla birleşiyor. Kadınlar bir nebze mutlu oldukları tek dönem ise imece usulü evlerini inşa ettikleri ve sadece birarada çalıştıkları bu dönem. İkinci Dünya Savaşı’nda kadın odaklı bir bakış için doğru adresiniz bu film.

Kapo (1959)

İnsanlık tarihinin en zalim yaratıklarının başında gelir kapolar. Onurun unutulduğu, vahsetin hüküm sürdüğü İkinci Dünya Savaşı döneminin zalimlikleriyle mahkumlara korku salan gardiyanlarıdır toplama kamplarının kapolar. Genellikle adi suçlulardan seçilen bu kişiler Nazi rejiminin toplama kampalarındaki fedaileridir adeta. Mahkumları tir tir titretirler.

Cezayir Savaşı’nın yönetmeni Pontecorvo’nun filmi İkinci Dünya Savaşı kontenjanımızda yer buldu. Film Yahudi kızı Edith’in öyküsü. Anne ve babasıyla getirildiği toplama kampında ölen bir mahkumun kimliğini edinerek son anda ölümden kurtuluyor. Daha 14 yaşında olan Edith başka bir kampa götürülüyor. Ölüm korkusu aklını almak üzere. Gittiği kampta gençliği, güzelliği gibi avantajlarıyla hayatta kalmak adına Kapo oluyor. Filmin her sahnesinde Edith’in yaşam mücadelesini görüyoruz. Hayatta kalamk adına zalimlerin tarafına geçiyor. İsmi Edith değil artık Nicole. Kampa getirilen Sovyet partizanlarıyla işbirliği yaparak kaçma planlarına yardımcı oluyor. Bu öyküye yedirilen aşk öyküsü eşliğinde izliyoruz olup biteni. Aşk öyküsünün ağır basması, kapo vahşetinin yansımasını görmek umuduyla izlediğim filmde önemli bir handikap teşkil ediyor. İnandırıcılıktan uzak kimi sahneler de cabası. Müzikleri keyifli. Ucundan kıyısından da olsa zulmü yansıtması ise filmin artısı.

 

W Ciemnosci (In Darkness- Karanlıkta Kalanlar)

Agnieszka Holland filmi, Lvov Gettosu Naziler tarafından boşaltılırken gettonun hemen altındaki kanalizasyon şebekesine saklanan bir grup Yahudinin ‘karanlıktaki’ yaşamını anlatıyor. Kentin kanalizasyon şebekesinin denetçisi bu süreçte yardımcı oluyor bu insanlara. Başlangıçta para için yaptığı bu işi insanlığı ağır basınca fedakarca, bütün riskleri göze alarak sürdürüyor. On ay boyunca saklandıkları kanalizasyonda gün ışığı göremeden, farelerin cirit attığı, bokların yüzlerine yapıştığı zorlu bir süreci yaşıyorlar. Karanlığın, kasvetin, umutsuzluğun hakim olduğu film işgal süresince canları pahasına fedakarlıklarda bulunan altı bin Polonyalı’ya ithaf edilmiş.

İkinci Dünya Savaşı konulu filmlerde mevzunun yaralayıcılığı, ‘ilginçliği’ filmlerin konu bakımından pek sıkıntı çekilmemesini sağlarken, atmosferi layıkıyla kuran filmler başarı çıtasını yukarıya taşıyor. Bu film de atmosfer kurmada oldukça başarılı. Filmin neredeyse tamamı karanlık ortamlarda geçiyor, oyuncuların yüzleri bile hayal meyal seçiliyor. İnsanların yaşadıkları, içinde bulundukları klostrofobi, mekanın ‘anlamsızlığı’ layıkıyla filme yedirilmiş. Schindler’in Listesi’ndeki kırmızılı kızdaki duygusallığı yakalayan bir sahne de küçük kızın logardan dışarı bakıp içine temiz havayı çektiği sahnede ortaya çıkıyor. (Filmin afişindeki sahne) Filmin başında da maskaraya döndürülen Yahudilerin olduğu bölümde sakalı derisiyle birlikte yolunan genç adamın dramı da yaralayıcı eve etkileyici bir etki bırakıyor o kısacık sahnede. Zaman zaman gözlerimin dolduğunu, dönemi anlatan filmleri sevenler için biçilmiş kaftan bir filmle karşı karşıya olduğumuzu, konuya mesafeli yaklaşanların dahi filme şans vermesi gerektiğini belirterek bitirelim.

Nobi (Fires on the Plain-1959)

Japon sinemasının zirveye ulaştığı, Kurosawa, Ozu, Imamura, Ichikawa, Mizoguchi yönetmenlerin sinema tarihine geçecek filmler ortaya yılların ürünü Nobi. Kon Ichikawa’nın yönettiği film İkinci Dünya Savaşı’nın artık sona yaklaştığı günlerde 1945 yılının ilk aylarında Filipinler’de geçen bir roman uyarlaması.

Faşist devletlerin müttefiklerin nefesini ensesinde hissettikleri, yenilgiye doğru koşar adım gittikleri bir dönemde 1945 yılında Uzakdoğu’da da İmparatorluk Ordusu yıkık dökük bir vaziyet almış durumda. Yavaş yavaş atom bombasına giden bu sürecin öncesini görüyoruz filmde. Sıklıkla yapılan ‘Japonya neredeyse teslim olacak vaziyete gelmişken,atom bombası atılmalı mıydı?’ sorusuna cevap verebilecek bir atmosferle karşılıyoruz. Bir taraftan ABD ordusu ile uğraşırken bir taraftan da Filipinli gerillaların direnişi ile karşılaşan yıkık, dökük Japon ordusununun ahvalini, çatışma sahnesi göstermeksizin Tamura adlı erin gözünden izliyoruz. Açlıktan, hastalıktan kırılan bir ordu var karşımızda.

Film azarlanan bir asker görüntüsü ile açılıyor. Hasta olduğunu öğrendiğimiz asker, yiyecek istihkakını boşuna harcadığı için azarlanıyor, bir boğazdan kurtulmak isteyen komutan tarafından tekrar hastaneye gönderiliyor. Gittiği hastaneden hastalığı çok acil olmadığı için (verem) geri gönderilmiştir. Tekrar hastaneye gittiğinde ise yanında yiyecek olmadığı için içeri alınmaz ve dışarıda bekleyen grubun arasına karışır. Yiyecek olarak neredeyse tüm orduda yer elması vardır. Hastanenin olduğu alan bombalanınca çöküşe(zaten başlamış olan) ve açlığa doğru giden süreci er Tamura’nın gözlerinden görürüz.

Nobi’de yukarıda da belirttiğim gibi çatışma görüntüsü yok. Bir açlık ve çıldırış öyküsü Nobi. Dağılan ve ortak bir noktada toplanmaya çalışan ordunun, uzun yürüyüşlerine eşlik eden aç, bitik, kılık-kıyafetsiz asker görüntüleri, uçsuz bucaksız topraklarda tek başına oradan oraya sürüklenen Tamura, cinnetin eşiğindeki askerler. Ayakkabılar delik deşik. Ölen bir askerin ayakkabısını alan asker, kendi ayakkabısını bırakıyor. Bu ayakkabı biraz daha harap. Peş peşe gelen dört asker her biri diğerinden kötü ayakkabıları sırayla değişiyor. Kiminin altı komple bitmiş, uzun yürüyüşlerin etkisiyle. Filmin en akılda kalıcı sahnelerinden biri. Tek başına kaldığı tepede yerdeki böcekleri, toprağı yiyerek Buda’ya dua eden delirmiş asker, bitik tükenmek bilmeyen yağmurdaki uzun yürüyüşler, Amerikalılardan yenilen pusu vb sahnelerle ilerleyen filmin sonu açlığın insanı ne hale getirebileceğini gösteriyor.

Dingin, didaktizme düşmeye müsait bir konuda bu tuzaktan kurtulan, başrol oyuncusunun sade ve çok başarılı oyunu ile hafızalara kazınan, mücevher niteliğinde bir film. Kimi silahlı sahnelerdeki acemilik, b filminde fırlamış gibi duran birkaç sahne filmin tek handikapı. Şiddetle tavsiye edilir.

Overlord (1975)

Stuart Cooper filmi Overlord yirmili yaşlarının başında, küçük bir taşra kasabasında yaşayan Tom’un Normandiya Çıkarması öncesine tekabül eden bir dönemde askere alınışını ve sonrasını anlatıyor. Tom’u koşarak eve doğru yol alırken gördüğümüz sahne askere gittiğini öğrendiğimizde ölümle özdeşleşiyor. Odaya girdiğinde anne ve babasıyla vedalaşıyor. Annenin çocuğuna gülümseyerek ama içi kanayarak bir bakışı var ki askerliğini yapanların askere giderken yaşadıkları duyguyu hatırlayacakları kesin.

Acemi birliğine varışın ardından yaşananlar küçük çaplı bir Full Metal Jacket ile karşı karşıya bırakıyor bizi. ‘Askeri disipline’ adapte edilen acemi askerlerin ahvaline şahit oluyoruz. İlk günlerde yaşanan tüm o sakarlıkların, şaşkınlığın, ‘nereye geldim benlerin’ tezahürü var karşımızda. Normandiya Çıkarması’na katılacak askerlerin hazırlanışları, eğitimleri, devasa korkuları izleyiciye aksediyor.

Filmin ilginç yanlarından biri kurgu ve gerçeğin harmanlanışı. Zira Imperial War Museum arşivinden alınma görüntüler olayla paralel bir şekilde ekrana yansıyor. Filmin başında Hitler’i yıkık dökük şehirleri havadan incelerken görüyoruz. Bombardımandan zarar gören şehirlerdeki yangın söndürme çabalarını, Normandiya çıkarmasının öncesindeki çalışmaları Tom’un serüveniyle paralel olarak görüyoruz. Şaşırtıcı derecede iyi bir film. Savaş çığırtkanlığının arttığı şu günlerde sıcak bölgede ölüme doğru giden gencecik insanların ruh hallerini görmek ve inadına yaşamı savunmak ve barışı haykırmak adına. Tom’un birliğe teslim olduğu ilk gün yaşadıkları izlenmesi gereken bir bölüm olarak kayda geçiyor.

 

Manşet Görseli: Willly Brandt soykırım anıtının önünde diz çöküyor.

Yoruma kapalı yazı.

Deneyimli ya da amatör sinemacıları alanında uzman isimlerle buluşturan Akademİda’nın 2013 atölyeleri için başvurular başladı.   Temmuz ve Ağustos aylarında [...]

Posted 560 gün önce

Günlerden bir mayıs günüydü. 31 Mayıs günüydü. Ufacık bir kıvılcım, dünya çapında koskoca bir yangın başlatmıştı… Pek uzak olmayan bir [...]

Posted 566 gün önce

Mind The AD İstanbul tarafından bu yıl üçüncüsü düzenlenen 3.Uluslararası Engelsiz Film Festivali 20-25 Mayıs 2013 tarihleri arasında gerçekleşiyor.   [...]

posted 579 gün önce
KARI-KIZ-MARKSİZM - Meçhul Muhayyil Reyhanlı ve ‘Aşkın Coğrafyası’

Reyhanlı’da üç bomba patladı. Haberlere son kez baktığımda, kırk iki ölü vardı. Kırk iki insan. Kim bilir neydi onları o [...]

TÜRKİYE SİNEMASI - Gökhan Kalan Halam Geldi

Verilen isimler masumlaştırıyor bazen gerçekleri. İşin vahametinin yanında öylesine masum kalıyor ki tanımlar.. Çocuk gelinlerden bahsediyorum. Ne kadar sevimli değil [...]

KIRMIZI VE SİYAH - Ceren Cevahir Gündogan Umay Umay: İki Damla Suyla Camda Karşılaşmak…

Umay Umay, 34 U 442/Veda Busesi, Orospu Kırmızı, Rüya Duvarları, Bütün Güzel Çocuklar Şüpheli, Sokaklar Uyudu Artık Öpüşebiliriz’den sonra geçtiğimiz ay yayımlanan [...]