Manşet, Politika & Medya — 02/02/2012 17:12

Streisand Etkisi, Sansür, Bir Dekan ve Bir Öğrenci

Yazar:

Streisand etkisi yakın veya uzak geçmişten hiç ders almadığımızın kanıtlarından biri. Siz yasaklarsınız yasaklamasına ama, dikkatleri hepten üstünüze çektiğinizi fark etmezsiniz. Televizyonda sigaralı sahnelere uygulanan sansür gibi tıpkı; normalde karakterin sigara içtiğine odaklanmayacakken, bulanık görüntü sayesinde dikkatimizi hepten oraya veririz. Aklımızdan en az üç kere sigara geçer. Veya siz; kendinize yapılan eleştiriyi yüksek egolarınızla düşük seviyelere çekersiniz, belki yasal sürece taşırsınız, o da yetmezse ortalığı ayağa kaldırırsınız. İki çift lafın yerini binlerce eleştiri alır, küçük bir taşı dağa çevirirsiniz. Streisand etkisinin son örneği bu hafta yaşandı. Sosyal medyada yankı bulan, Marmara Üniversitesi Dekan’ı Yusuf Devran’ın, Ekşi Sözlük’te hakkında olumsuz eleştirilerde bulunan öğrencisi Mikail Boz’u okuldan uzaklaştırması; eleştiriye tahammülsüz akademisyenlerimizi bir kez daha gözler önüne serdiği gibi; Yusuf Devran’ın bir eleştiriden kaçarken eleştiri yağmuruna tutulması da Streisand etkisine müthiş bir örnek teşkil etti. Bir ağzı kapatırken, bin ağzı açtı. Bu hareketiyle kimi daha çok akademiden uzaklaştırdı peki? Kendisini mi yoksa öğrencisini mi?

3.96 GPA ile okul birincisi olan ve Ekşi Sözlük’e yazdığı eleştiri nedeniyle okuldan uzaklaştırılan Mikail Boz ile görüştüm. Yazdığı yazı nedeniyle kurula çağrıldıktan sonra akademisyenlerin tavrını şöyle anlattı:

“Kuruldaki kişilerin bu konudaki fikirlerini bilmiyorum. Kuruldaki bir akademisyen “ilk defa böyle bir şeyle” (yani bir öğrencinin apar topar kurula çağrılmasıyla) karşılaştığını söyledi. Neden ses çıkarmadıklarını bilmiyorum, büyük balık-küçük balık olayı olabilir. Özür diledim, özrüm yanlış anlamalar dolayısıylaydı. O yazıları yazarken dekanların da aynı rektörler gibi, görünüşte de olsa seçimle işbaşına geldiğini sanıyordum. Bu yüzden Melda Şimşek seçilmişken Y.Devran’ın atandığını sanıyordum ama sonradan ikisinin de atanma olduğunu öğrendim. Bunu söylediğimde buna inanmadılar. Hep “Sana kim bu yazıyı yazdırdı, isim söyle” falan diyorlardı. Böyle bir görüşmenin olacağını bilmeden toplantıya götürüldüğü için Yusuf Devran beni Üniversite’den atmaktan bahsettiğinde psikolojimi tahmin edebilirsiniz.”

Kendisi açıkça belirtmese de görüşmemizden anladığım kadarıyla, bu durumu adil bulmayan hocaları da duruma müdahale etmekten imtina etmişler. Hukuki destek almak için fikir danıştığı akademisyenlerden bile yeterli ilgiyi görememiş Mikail. Çareyi Eğitim Sen‘e başvurup bir avukattan fikir almakta bulmuş, bu konuda da okuldaki hocalarından tepki görmüş. Pekala sevgili hocalar.. Tepki vermek veya öğrenciyi her şekilde itelemek dışında ne yaptığınızı şahsen merak ediyorum. Sizler orada ne yapıyorsunuz? Korkuyor musunuz? Eğer öyleyse neden ve neyden bu kadar korkuyorsunuz? Korku değilse bu umarsızlığın, bıkkınlığın kaynağı nedir? Sizin gerçek yeriniz orası mıdır? Emin miyiz bundan?

Ailesinin duruma yaklaşımını ve tavrını sorduğumda ise; babasının 10 yıl önce vefat ettiğini, annesinin ise ilk başta durumdan rahatsız olduğunu fakat yazdıklarını görünce afalladığını, çok önemsiz birtakım eleştiriler nedeniyle gereksiz yere üstüne geldiklerini düşündüğünü ve o günden bu yana sürekli kendisine destek olduğunu söyledi. Öyle ya, insan “Kurul”a çağrılacak kadar ciddi, can sıkıcı, hakaret dolu yazılar yazıldığını düşünür bu durumda. Oysa Mikail’in Yusuf Devran’la ilgili bahsi geçen yazısı şu şekilde:

marmara üniversitesi, iletişim fakültesi’nin, radyo, tv ve sinema bölümü’nün yeni başkanıdır. biraz tepeden inme biçimde getirilmiş gibi görünüyor. kendisi daha önce marmara iletişim’de hiç ders vermedi galiba. buna karşın bölümde o kadar profesör ( esra biryıldız, şükran esen, serpil kirel, ahmet şahinkaya, nurcay türkoğlu) varken ve kendisi daha 20 gün önce, profesör ünvanı almışken, nasıl hemen bölüm başkanlığını alabildi, bir seçim yapıldıysa bu nasıl bir seçimdi anlaması güç doğrusu. günahını almayalım ama özgeçmişinde “samanyolu tv” deneyimi hemen göze batıyor.”

Geçenlerde (söylediğine göre 19 Ocak olsa gerek) Üniversite’deki birkaç arkadaşı Yusuf Devran’la Mikail’in durumu hakıkında konuşmak için gittiklerinde, Yusuf Devran yerinde yokmuş. Fakülte sekreteri Mikail’in ardında başka kişilerin olduğunu, polisin hakkında soruşturma yürütüp bunlara ulaştığını, 4 GANO’luk bir öğrencinin noktadan sonra büyük harf yerine küçük harfle yazı yazmayacağını (Ekşi Sözlük’te büyük harfle yazı yazılmadığını bilmiyorlar) söylemiş.

İşin en üzücü detaylarından biri de, Mikail’in hangi sözlerden dolayı cezaya maruz kaldığını hala bilmiyor oluşu. Kararı hukuken bozdurmak için mahkemeye başvuracağını belirtti, fakat yine de bir sene kaybetmesi kaçınılmaz görünüyor.
Mikail’in sosyal medya desteği hakkındaki, aslında hepimize ders niteliğindeki sözleriyle devam edeyim:

İnternette bu konunun haberi çıkana kadar konuyla pek kimse ilgilenmedi. Şimi de olayın hızla unutulmasından ve “15 dakikalığına ünlü olup” bu tür olayların başkasının da başına gelmesinden korkuyorum. Sosyal medya bu konuyla daha etkin ilgileniyor. Şimdiden adıma destek için gruplar kurulduğunu görüyorum. Sosyal medya bu konuda da daha özgür bir yer olduğunu ispatladı. Ancak bir iletişimci olarak sosyal medyanın çok da geçmişi anımsayan bir belleği olmadığını, bunların çok çabuk unutulabileceğini biliyorum. Önemli olan unutmamak.

Yusuf Devran’nın bölüm başkanlığında bir yazısı var. Öğrencilere hitap ediyor. Özgür düşünceye sahip olmalarından bahsediyor. Savunmama kelimesi kelimesine aldım o sözü. Bu tür olaylar bana akademisyen olmanın çok da bir üstünlük olmadığını, onların da insanın genel acziyetini içinde taşıdıklarını gösterdi.

Ben bu yazıyı hazırlarken Mikail’den bir e-posta aldım. Kendi ağzından kendisini, durumu ve fikirlerini anlatmış. Kendisinin de rızasıyla, noktasına virgülüne karışmadan sizlerle paylaşmak isterim.

Merhaba,

30 Ocak 2012 itibariyle Ekşi Sözlük’te Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı’nı eleştirdiğim için okuldan bir dönem uzaklaştırma cezası aldığımı belki duymuşsunuzdur.

Öncelikle amacım hakkaniyete uygun olmayan bu cezanın kamuoyunca bilinmesini sağlamak ve biraz da olsa YÖK’ün Öğrenci Disiplin Yönetmeliği’nin tartışmaya açılmasını sağlamaktı. Çünkü Üniversitelerin Bilim Yuvası olmasını istiyorsak sanırım bunları tartışmalıyız.

Aşağıdaki yazıyı iki soruya cevap vermek için yazdım. Birincisi Üniversite benim için ne ifade etmektedir ve verilen cezanın bendeki anlamı nedir, ikincisi ise temel problemin kaynağı nedir?

Kısa özgeçmişimi size sunmak istiyorum ki üniversitenin benim için ifade ettiği anlam anlaşılabilsin. 5 yaşında ilkokula başlamış birisi olarak öğrenime oldukça erken bir yaşta başlamış olsam da daha sonra ekonomik sıkıntılar sebebiyle öğrenimime devam edemedim. 10 yaşında (O zamanlar ilköğretim 5 yıl olduğu için) ilkokulu bitirdim ve berberlik, tuhafiyede çırak, satış temsilciliği ve en son 12 yaşında İstanbul’a gelerek konfeksiyonda çalışmaya başladım. 15 yaşımda yeniden okula yazılarak dışarıdan önce ortaokulu, sonra liseyi bitirdim. Açık Öğretim Lisesi sınavlarına bir yandan askerliğimi yaparken girdim. Askerden geldikten sonra da, Dershaneye bile gitmeden ders çalışıp ÖSS’ye girdim ve 2008 yılında Kocaeli Üniversitesi Radyo, TV ve Sinema Bölümü’nü kazandım (4 Yıllık). 2010 yılında da yıllık 3.39 GANO ile sınıf birincisi olarak Yatay Geçiş için İstanbul ve Marmara Üniversitesi’nin ilgili bölümlerine başvurdum. Her iki üniversiteyi de kazanmış olmama rağmen, Yatay Geçiş Sonuçlarını daha erken açıkladığı için Marmara İletişim’e kaydımı yaptırdım. Sırf okulum uzamasın diye alttan birçok ders alarak geçen yıl 26 dersi AA notu ile geçip sınıf birincisi oldum. Bu dönem de gene 12 ders aldım. Marmara Üniversitesi’ndeki not ortalamam şu an 3.96′dır. Üniversite hayatım boyunca yazları hala çalışıp, okul döneminde de bu kazandığım parayı harcayarak geçimimi ve eğitimimi sağladım. Yani üniversite benim için salt bir diploma alma yeri değildir. Okumak için alınteri döktüğüm, işçi olarak çalıştığım, sinema üzerine incelemeler yapmak istediğim bir bilim yuvasıdır. Yüksek Lisans yaparak eğitimime devam etmek istediğim için aldığım bu uzaklaştırma akademik olarak da bana etkisi olacak bir cezadır. Eğitim görmek benim için geceleri askerdeyken ders çalışmaktır. Eğitim giderlerini karşılamak için yazın konfeksiyonda çalışmaktır. Bunları Fakülte Yönetim Kurulu da bilmektedir. Savunmamda anlattım.

İkinci olarak ise, ne yazık ki üniversitelerin şu anki işleyişinde, etkin karar alma mekanizmasında bulunan kişilerin atama yoluyla göreve gelmesi benim belirtmek istediğim ve eleştirdiğim temel noktaydı. Bu dönem boyunca hep şu soruyu mantığı yürüttüm, “Bugün Türkiye’de en basit mahalle ve köydeki insanlar bile kendilerini yönetecek muhtarlarını seçebiliyorsa, Üniversiteler gibi aydınlanma merkezleri de kendi yöneticilerini kendileri seçmeli, “Üniversite’de Özerklik” fikrinin getirdiği kendi kendini yönetme de buralarda egemen olmalıdır. Bu demokrasinin temel gereğidir.” Eğer bu düşünce egemen olmazsa, bir göreve birisi atandığında liyakati, akademik çalışmaları, öğrencilerle kurduğu ilişkiler ve yönetim becerisinden çok farklı şeyler düşünülecektir. Aklımızda hep, bir kişinin “Neden?” oraya atandığına ilişkin mantıklı bir cevap bulma çabası takılacaktır, ki Ekşi Sözlük’te ilk girilen entry bunu anlama çabasıyla yazılmıştı.

Sayın Yusuf Devran, ben apar topar Fakülte Yönetim Kurulu’nun karşısına çıkarıldığımda ilk olarak “Sen beni tanıyor musun?” diye sormuştu. Aslında sorun bir yönüyle bundan kaynaklanıyordu. Okuduğum bölümün başkanı olan kişiyi, dahası dekanı tanımıyordum, tanımıyorduk. Onlar atanıyor, biz sadece “izliyorduk”. Hâlbuki verdikleri kararlar en çok öğrencileri etkiliyor. Şu savımı son görüşmemizde Sayın Yusuf Devran’a da söyledim, “Temel sorun dekan ve bölüm başkanlarının atanmasıdır.” Eğer o Özerk bir Üniversite’de demokratik teamüllere uygun olarak göreve gelmiş olsaydı ben öyle bir yazıyı yazma gereği bile duymayacaktım. Atananlar kendilerini atayanlara karşı sorumludur, seçilenler ise seçmenlerine… Şu sıralar zaten seçilmişlerin atanmışlara üstün olması gerektiğini tartışmıyor muyuz? Bir kişinin bir göreve gelmesinde bütün kuşkuları ortadan kaldıracak şey yine söylemem gerekir ki, demokratik teamüllerin işlemesi ve Özerk Üniversite’dir. Ancak bu olduğunda kişilerin göreve geliş “biçimi” ve “niye geldiği” değil de, yaptığı işe bakabileceğiz. Çünkü ayinesi iştir kişinin, lafına bakılmaz.

Saygılarımla
Mikail BOZ

Söylenecek pek fazla şey bırakmamış Mikail. Dilerim Marmara Üniversitesi bu yanlıştan ve haksızlıktan acilen döner, başarılı bir öğrenciyi kaybetmek yerine kazanmaya gayret gösterirler. İnsan harcamak kolaydır, kaybetmek de keza. Fakat böyle pırıl pırıl bir öğrenciyi yeniden kazanmak eminim hem kendileri için, hem de akademi için bir kazanç olacaktır.

Sansürsüz ve baskısız bir ülkede; yüksek algılı, düşük egolu insanlarla yaşamak hayal olmamalı.

 

Sizin de hiç fena fikirleriniz yoktur aslında:

— iyidir *

— iyidir *