Manşet, Sinema — 01/02/2012 09:00

The Artist : Sessiz Sinema Dönemine Yolculuk

Yazar:

Ödül sezonunun en çok konuşulan filmlerinden The Artist, geçtiğimiz cuma Türkiye’de de vizyona girdi. Michel Hazanavicious imzalı film, bizi sessiz sinema dönemine götürüyor…

Filmin ilk bölümü, sessiz sinema döneminin büyük yıldızlarından George Valentin’in görkemli yaşamına tanık olduğumuz anlar içeriyor. Fırtınalar estiren Valentin’in kariyeri, sesli sinemaya geçilmesiyle birlikte hızla gerilemeye başlıyor. Sessiz sinema döneminde filmlerde figüranlık yaparak sinemaya giriş yapan Peppy Miller için ise sesli sinema dönemi hızlı bir yükselişi beraberinde getiriyor. Öykü, aynı zamanda bu ikili arasında doğan aşka da odaklanıyor…

Hazanavicious, o dönemin filmlerinin atmosferini yakalamakta inanılmaz başarılı. 1.37:1 görüntü formatından, gri tonların ağırlıkta olduğu siyah-beyaz görsel yapıya ve oyuncuların aktörlük tarzlarına kadar pek çok ayrıntıyı çok başarılı şekilde filmine yerleştirmeyi başarmış. Perdede sanki o yılların filmlerinden birini görüyor gibiyiz. Öykü anlamında da, özellikle Chaplin filmlerini hatırlatan bir yapı var. Bilhassa ikilinin finaldeki seçimi Modern Times’ı hatırlatıyor. Öykünün geneli ise gayet tabii ki pek çok versiyonu çekilen A Star Is Born’a oldukça benziyor. Gerek hüzünlü gerekse mutlu sahnelerde duyguların coşkulu bir şekilde aktarılması, dönemin anlatılışı ve film yapısının kuruluş biçimi zaten direkt sessiz sinema döneminin filmlerini baz alıyor. Ortada Avrupa sanat sineması tarzına yakın duran birşey yok. Bir Fransız filmi olduğunu hesaba katarak öyle bir yapı bekleyenleri baştan uyarmakta fayda var…


Jean Dujardin’in performansı gerçekten çok başarılı. Bérénice Bejo da ona ayak uydurmakta genel anlamda pek geri kalmıyor. Filmin mizahi yapısında kimi unsurlar ön plana çıkıyor. Örneğin köpeğin kullanılışı çok başarılı. Ritm anlamında da hemen hiçbir sorun yok. Filmin 1,5 saat civarı olan süresi boyunca, yönetmen izleyiciyi elinde tutmakta başarılı.

Belirttiğimiz gibi dönemin Amerikan filmlerini baz almakta olan  ve filmin nostaljik, aynı zamanda direkt sinema tarihine bağlanan genel yapısı Amerikanları fazlasıyla tavlamış olmalı. Zira ben filmde kendi adıma öyle çok özel bir şey göremedim. Genel olarak, dönemin filmlerini bilenler için çok alışıldık ve standart bir öyküsü var. Genel film modeli olarak da o dönem filmlerinin formülünü çok başarılı şekilde uygulamış bir örnek denilebilir. Ancak ortada pek orjinal birşey yok. Bir şekilde etrafında bu kadar ilgi toplayan bir filmden insan daha fazlasını bekliyor ve bir “bu mudur yani?” durumu oluşuyor. Çünkü filmde herşey fazlasıyla beklendik ve sıradan…

Buna karşın filmin sadece,Valentin’ in, etrafındaki herkesin ve herşeyin ses çıkardığı bir tek kendisinin, istese de ses çıkartamadığını gördüğü olağanüstü güzellikteki kabus sahnesi ve muhteşem köpek Uggie için bile izlenebileceğini düşünüyorum. Ayrıca son duruma da (özellikle Yönetmenler Birliği Ödülü’ne) bakılırsa filmi Oscar’ın şimdilik en ciddi birkaç favorisinden birisi olarak gördüğümü de belirtmeliyim… (7/10)

Önümüzdeki hafta vizyon yine hareketli görünüyor. Özellikle We Need To Talk About Kevin ve Shame dikkat çekici. Herkese bol seyirli günler…

Sizin de hiç fena fikirleriniz yoktur aslında:

— iyidir *

— iyidir *