Şimdi bir düşünelim; evlisiniz, eşinizle birlikte evinizde müzik yapıyorsunuz, bir plak dükkanınız var ve boş zamanlarınızda bile müzikten ayrı kalamıyorsunuz. Gerçek bir Amerikan rüyası olmasa da her yönüyle kıskanılacak bir hayat. Michiganlı ikili Windy Weber ve Carl Hultgren, 20 yılı aşkın bir süredir tam da bu şekilde yaşıyor.
Tanışma hikayeleri de oldukça benzer şekilde ilerlemiş. Carl ‘89 yazında arkadaşıyla girdiği bir plakçıda, o dönem orada çalışan Windy ile tanışıyor. Telefonlar alınıyor, dostlarla yapılan buluşmalar baş başa yemeklere dönüşüyor ve kader ağlarını örüyor.
Beraber üretime geçmeleri 1993 yılını bulmuş. Hali hazırda kuzeniyle bazı parçaları coverlayan ve ilerleyen dönemde beraber tamamlayacakları Portal üzerinde çalışan Carl’ın içindeki drone cevherini fark etmekte zorlanmamış Windy. Biraz Carl’ı kıskanması biraz da kendi yaşıtlarının verdiği konserleri izlemenin etkisiyle “Biz neden çalmayalım ki?” diyerek beraber müzik yapmak istediğini söylüyor ve hemen bir bas gitar alıyor. Vakit kaybetmeden akustik gitarlarıyla parklarda şarkılarını yazmaya başlayan ikili aynı yıl içerisinde evde kaydettikleri Watersong/Dragonfly adlı kaydı yayınlıyorlar kendi küçük şirketlerinden. Bir sonraki sene Windy’nin de devreye girmesiyle derinleşen ve ilk olarak kaset halinde tamamlanan uzunçalar albümleri Portal, BaDaBing Records ile farklı formatlarda yeniden basılıyor ve yaşadıkları Dearborn’un dışında da adlarından söz ettirmeye başlıyorlar. Bu döneme dair araya küçük bir not sıkıştırmak gerekirse Drawing of Sound albümüden hemen önce, 1994-1995 arası Brenda Markvich ve Randall Nieman, Windy & Carl çiftine misafir oluyor. Dört kişi Awhile adlı parçayı beraber kaydediyorlar ancak bu Awhile, Portal’daki mi yoksa Drawing of Sound’daki mi tam bir muamma. Drawing of Sound Windy & Carl diskografisindeki süre bazında en kısa albüm ama bir ep olarak değerlendirilemeyecek kadar da uzun ve dolgun. İnternet bize bu işbirliği için Portal’ı işaret etse de iki dakikalık bir şarkı için bunca zahmete girildiğini düşünmek biraz şüphe yaratıyor ama bu konu üzerinde çok da vakit harcamaya gerek yok sanırım. İcra edilen eserlere bu kadar gizem az bile geliyor bence.
1998 yılına geldiğimizde, yayınladıkları Depths uzunçaları ile ambient, psychedelic ve deneysel müziğin pek çok önemli ismini bünyesinde barındıran Kranky ailesine katılmaları, kariyerlerinde başka bir boyutun kapısını aralarken bir üst lige çıkmalarına da vesile olacaktı. Gitarlar, delay pedalları ve bol reverb ile bulundukları atmosferi derinleştirmenin pek çok farklı yolunu deneyen ikili 2001 tarihli albümleri Consciousness ile hiçbir imaj kaygısı olmadan, mümkün mertebe en analog yöntemlerle sesleri nasıl sonsuzluğa yaydıklarını iyice ispatlamıştı. The Sun ile başlayan yolculukta Balance (Trembling), Elevation ve The Llama’s Dream ile ayaklarımızı yerden kesen ikili Consciousness ve Resolution ile zerafetle başladığımız yere geri bırakıyordu bizi. Ancak üzücü bir şekilde bu başarılı albümü Windy’nin annesini kaybetmesi ve bir takım sıkıntı yaratan olaylar silsilesi takip edince dört yıl süren bir ara vermek zorunda kaldılar.
Geri dönüş yaptıkları Dream House/Dedications to Flea ise yaşadıkları sancılı dönemin ağırlığını yansıtan bir albüm oldu. Aslında bu uzunçalar iki ayrı ep olarak düşünülmüştü; birisi The Eternal Struggle ve I Have Been Waiting to Hear Your Voice’tan oluşan Dream House, diğeri ise hastalanan ve yaşamını yitiren bir dost, köpekleri Flea’ya adamış oldukları Dedications for Flea. Kranky tarafından beraber sunulan bu ikili-albümde drone’dan biraz uzaklaştıklarını ve duygu yükünü daha iyi yansıttığını düşündüğüm ambient’a dönmüş olduklarını gördük. Bu albümü diğerlerinden özel kılan şey ise kayıtlar esnasında field recording kapsamında Flea’ya da yer vermiş olmaları. Her şarkılarında dinleyicileri farklı bir yolculuğa çıkartan Windy ve Carl, bu sefer Flea ile bir geziye eşlik ediyordu.
Yakın geçmişe yaklaştığımızda ise 2008 yılında yayınladıkları Songs for the Broken Hearted ile geç kalmış bir patlama yaşadılar. Ben bunu biraz da hem Windy’nin hem de Carl’ın daha önce kullanmaktan çekindikleri vokallerini de devreye sokarak ambient/drone parçalarını gereksiz uzun ve sıkıcı bulan dinleyicilere yakalanmalarına bağlıyorum. Buna ek olarak albümün My Love, Forever, Champion gibi hem karanlık hem de görece duygusal olmayı başarabilen drone hitleri oldukça dikkat çekmişti. Bu aşamadan sonra yılların getirdiği birikime hürmetle artık Slowdive, My Bloody Valentine, Bark Psychosis, Cocteau Twins gibi ilham aldıkları grupların arasında kendilerine yer vermemek haksızlık olurdu. Neyse ki diğer türlere nazaran otoritelerin maddi ve manevi derinliğe biraz daha adaletli davrandığı bu düzlemde emekler boşa gitmedi.
Günümüze gelecek olursak, şu noktaya müzik üzerinden varmışken aşktan, ilişkilerden veya evliliğin kutsallığından bahsetmek istemiyorum. Öte yandan ortada tüm dalgalara karşı gemilerini korumakta olan bir liman var ve bu limanın son üyesi geçtiğimiz hafta yayınlanan We Will Always Be oldu. Muhteviyatı oldukça yoğun ve başlı başına bir hikayeye sahip olan bu albüm için başlı başına bir yazı yazılabilirdi ama bütünden ayırmak istemedim.
Dalgalar dedim çünkü Windy henüz albüm çıkmadan geçtiğimiz kasım ayında kaleme aldığı bir yazıda, ilişkilerine dair bir takım sorunları itiraf etmişti. Aynı yazıda üretim motivasyon kaynağını tamamen Carl’a bağladığını görüyoruz ve hikaye şöyle devam ediyor:
“Hayat çok kısa. Bazı şeylerin sonsuza kadar süreceğini düşünseniz de yanılıyorsunuz. Tek öğrendiğimiz, hiçbir şeyin istediğimiz kadar somut ve kalıcı olmadığı. Hayatta önemli olan şeyler aslında çok küçük ve benim için de tek anlamlı olan şey müzik. Carl’ın gitarını duymayı her şeyden çok istiyorum ve ben de o çalmaya devam etsin diye çalıyorum, hepsi bu. Carl ve ben beraberken kimsenin bilmediği bir dünyaya giriyoruz. Bazen konuşmaya bile ihtiyaç duymuyoruz. Arada sırada sadece bir beyine sahip olmakla ilgili şakalar yapıyoruz. Elbette birimiz stresli olduğunda bunun acısını diğerimiz de çekiyor ama bunu da dengeleyebiliyoruz. Evet yolda bazı tümseklere denk geldik ve bunları asla aşamayacağımızı düşündük ama bir şekilde üstesinden geldik. Şimdi üç yıl oldu. Son albümden bu yana tam üç yıl. Hala beraberiz ve birbirimize sımsıkı bağlıyız. Bizim için önemli olan şeyleri tekrar müzikle beraber bir araya getirdik.”
Üretim süreci tıpkı ilk albümleri Portal’a benzemekte ama biraz daha romantik. 2011’in sevgililer günü yaklaşırken Carl tek başına kaydettiği şarkıları içeren bir cd hediye ediyor Windy’ye. Bunun çok özel olduğunu söylese ve kimseyle paylaşmamasını istese de Windy içindeki heyecana yenik düşüyor ve Carl etrafta yokken birkaç arkadaşına dinletiyor şarkıları. Kimse çalan parçaların kime ait olduğunu çıkaramıyor ve bir yığın soru Windy’nin yüzüne patlıyor. Bu sorular elbette beğeniyle çıkıyordu ağızlardan. Gelen olumlu tepkiler üzerine tepkisinden çekinse de Carl’a durumu güzelce izah ediyor Windy ve bu kayıtları albüm olarak basması gerektiğini, daha fazla insanın duyması gerektiğini söylüyor. Eşini kıramayan Carl da beraber çalışmak şartıyla kabul ediyor bu teklifi ve yeni evlerinde sesler yankılanmaya başlıyor.
Sanki tüm dünyaya dimdik ayakta olduklarını haykırmak istemişler albümün adını koyarken. We Will Always Be, alışılmışın dışında akustik bir parçayla açılıyor. For Rosa ile belki de ilk kez bu kadar net duyuyoruz Windy’nin sesini ve kulağımıza işleyen sözleri. Windy burada bir Mimi Parker performansı sergiliyor ve en koyu Low hayranına bile bunu yutturabilirsiniz. Hemen ardından bana göre albümün en iyisi olan altı dakika dört saniyelik ambient şaheseri Remember geliyor. Yıldızları tek tek saydırırken hep beraber Robin Guthrie’ye saygı duruşunda bulunuyoruz bu parçayla. Hiç fark etmeden kendimizi Spires’ın içinde buluyoruz. Aslında ilk şarkıyı bir giriş olarak düşünürsek Remember ile başlayıp Spires, The Frost in Winter, Looking Glass ve Nature of Memory’yi içeren beş şarkılık seriyi tek bir parçada gelişme bölümü olarak düşünebiliriz. Playliste bakmadan bu sürecin nasıl geçtiğini anlayamıyoruz zira ustalıkla birbirine bağlanmış vaziyetteler. The Frost in Winter kulağa bir Explosions In The Sky introsu gibi geliyor. 4 dakikaya yayılan bu etki albümün en zayıf noktası ama bir süre sonra alışıyoruz. The Smell of Old Book’la giderek sertleşen albümde sarsıcı bir gitar drone’u karşımıza çıkıyor. Bozulan tesisat karşısındaki çaresizliğimiz, sürekli geri beslenen seslere eşlik eden su damlalarıyla hipnotik bir şölene dönüyor. Kapanışı yaparken yaklaşık 19 dakikalık uzun bir tünele giriyoruz Fainting In The Presence of the Lord’u dinlerken. Carl eski evlerinde tek başına parçanın altyapısını kurarken bu kadar hacimli bir yapıyla karşılaşacağını tahmin etmiş olmalı. Nitekim kaynağından çıkan sesler, kulakların, odaların, hakim olduğu zamanın şeklini almayı başarmış gözüküyor.
Bu satıra kadar gelebilenlerin hevesi okuma bayramında bile ödüllendirilemeyecek bir şevkle besleniyor hiç şüphesiz. Bir olguyu, bir düşünceyi, bir eylemi sürekli kılan şey nedir diye kendimize sorduğumuzda alacağımız yanıt, paylaşılan bir yaşamın devamlılığından daha önemli olmadığını hatırlatsa da sonunda dengelerin hassaslığına delalet edecektir. Sözler yok. Sadece yaşanmışlıkların benliklerinde yarattığı elektriğin gitar tellerine, oradan da pedallara akışı ve bir kayıt cihazında birikimi var. Muhtemelen her müzikseverin kıskanacağı, benzerini yaşamak istediği bir hayatı, karı-koca olmanın şeffaflığıyla ve benzerine zor rastladığımız bir samimiyetle paylaşıyor Windy & Carl. Tıpkı We Will Always Be’nin kapağındaki yüzünü bize dönmüş ayçiçeği gibi…





















